Perşembe, Aralık 4, 2025

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Maskülenite, Risk ve Koruma: İntiharın Toplumsal Dinamikleri

Her yıl 10 Eylül, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası İntiharı Önleme Derneği’nin (IASP) işbirliğiyle, 2003 yılından bu yana “Dünya İntiharı Önleme Günü” olarak anılmaktadır. Bu özel gün, toplumlarda intihar riskine dikkat çekmek, önleyici adımların önemini vurgulamak ve ruh sağlığı farkındalığını artırmak amacıyla düzenlenmektedir.

Dünya genelinde her yıl yaklaşık bir milyon insanın hayatını kaybettiği intihar, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ciddi bir sorun olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, intiharı anlamak ve önleme stratejileri geliştirmek, yalnızca sağlık profesyonelleri için değil, toplumun tüm kesimleri için hayati önem taşımaktadır.

İntihar ve Toplumsal Perspektif

İntihar, günümüzdeki en önemli küresel sağlık meselelerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre her yıl yaklaşık bir milyon insan intihar nedeniyle hayatını kaybetmekte; bunun kat kat fazlası ise intihar girişiminde bulunmaktadır. 20. yüzyıl boyunca intihar oranları artarken, bazı ülkelerde son yıllarda belirgin bir düşüş gözlemlenmektedir.

İntihar, sadece bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda aile, toplum ve ekonomi üzerinde ciddi psikososyal yükler yaratmaktadır. Dikkat çeken bir gerçek, intihar yoluyla hayata veda edenlerin çoğunun erkeklerden oluştuğudur. Ancak intihar davranışı üzerindeki çalışmalar genellikle “cinsiyet farklılıkları” üzerinden, kadın-erkek kıyasları temelinde değerlendirilmiş; intiharın toplumsal cinsiyet ile ve özellikle de maskülenite ile ilişkisi uzun bir süre göz ardı edilmiştir.

Oysaki intihar, yalnızca biyolojik etkenlerden değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal normlardan etkilenmektedir. Verilerin çoğu sanayileşmiş ülkelerden gelmektedir; bu nedenle global manzara sınırlıdır. Örneğin, Asya ülkelerinde –özellikle Çin’de– intihar, Batı’daki gibi belirgin bir “erkek olayı” olarak karşımıza çıkmamaktadır. Benzer şekilde Brezilya, Küba, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, Hong Kong, Paraguay, Filipinler, Singapur ve Tayland’da genç kadınların intihar oranları, genç erkeklerden daha yüksektir. Bu durum, erkek intihar davranışlarının farklı topluluklarda çeşitlilik gösterdiğini ve tek bir açıklamanın yeterli olmadığını göstermektedir.

Erkekler genel olarak kadınlara kıyasla daha az intihar girişiminde bulunmakla birlikte, eyleme geçtiklerinde ölüm olasılıkları daha yüksektir. Bu zıt ilişki, alanda “intiharın cinsiyet paradoksu” olarak adlandırılmaktadır. Paradoksu açıklayan yaklaşımlar arasında biyolojik kırılganlık, erkeklerin yaşam koşullarındaki zorluklar ve modern toplumdaki maskülenite krizine ilişkin teoriler yer almaktadır. Ancak bu kriz söylemi genelleme içerir ve sosyoekonomik durum, yaş, cinsel yönelim, yaşam alanı ve meslek gibi faktörleri göz ardı eder. Örneğin; cinsel azınlık erkekler, kırsal bölgelerde yaşayanlar ve askerler daha yüksek intihar riski altındadır.

Maskülenite ve Toplumsal Cinsiyet

Toplumsal cinsiyet, yalnızca kadın ve erkek arasındaki biyolojik ayrımı değil, aynı zamanda kültürün tanımladığı rollerin tümünü kapsar. Cinsiyet, bireysel bir özellikten ziyade toplumsal bir konum ve güç dinamikleriyle ilişkilidir. Judith Butler’a (2004) göre toplumsal cinsiyet “performatif” bir özelliktir: bireyler, bulundukları kültürün normlarına göre erkek ve kadın rolleri sergiler.

Dolayısıyla tek bir maskülenite biçimi yoktur; kültürler, dönemler ve sosyal gruplar çelişen, rekabet eden ve bazen zıt maskülenite biçimleri üretir. Hegemonik maskülenite, bu bağlamda baskın ve “normal” olarak görülen maskülenitedir. Ancak birçok erkeğin bu hedeflere ulaşamaması, kaygı, yetersizlik hissi ve intihar riskini artırabilir.

Araştırmalar, geleneksel maskülenite normlarını benimseyen erkeklerin sağlık açısından daha fazla risk altında olduğunu göstermektedir. Bunun sebeplerinden biri, duygularını bastırma ve yardım istemeyi zayıflık olarak değerlendirme eğilimidir. Erkekler arasında duygusal paylaşımın “kadınsı” bir tarafı bulunması, izolasyona yol açar; biriken stres intihar davranışını tetikleyebilir. Bazı maskülenite yaklaşımları ise riskli davranışları (örneğin tehlikeli aktiviteler, alkol veya madde kullanımı) teşvik ederek intihar olasılığını artırabilir.

Öte yandan bazı erkekler, duygularını açmayı ve yardım aramayı “pozitif maskülenite” olarak değerlendirebilir; bu da intiharı önleyici bir faktör olarak işlev görebilir.

Araştırmalar ve Bulgular

Bu yazıda, erkek intiharlarını maskülenite perspektifinden inceleyen dokuz farklı çalışma bir araya getirilmiştir. Araştırmalar, tarih, hemşirelik, psikoloji, halk sağlığı ve sosyoloji alanlarından veriler sunmakta ve Gana, Kanada, İrlanda, ABD ile Birleşik Krallık gibi kültürel ortamları kapsamaktadır. Makalelerin çoğu niteliksel yöntemler ve söylem analizleri ile gerçekleştirilmiştir.

İlk iki makale İngiltere ve Gana örnekleri üzerinden erkek intiharlarını karşılaştırmaktadır. Scourfield ve arkadaşları (2012), “sosyolojik otopsi” kavramıyla sosyal çevrenin intihar üzerindeki rolünü vurgularken, Adinkrah (2012) Gana’daki polis kayıtlarını inceleyerek intihar teşebbüslerinin %90’ından fazlasının erkeklerde gerçekleştiğini belirtmiştir.

Ergen erkekler üzerine yapılan çalışmalar, duygusal ifade eksikliğinin ve zorbalığın intihar riskini artırdığını göstermektedir. Cleary (2012), genç İrlandalı erkeklerin duygularını gizleyerek ve alkol ile başa çıkarak intiharı kaçış yolu olarak gördüklerini raporlamıştır. Oliffe ve arkadaşları (2012), Kanadalı erkeklerde iki baş etme stratejisi belirlemiş; geleneksel aile rolüne yeniden bağlanmak işlevsel, alkol ve madde kullanımı zararlı bulunmuştur.

ABD’deki çalışmalar, eşcinsel ve biseksüel erkeklerde ergenlik döneminde intihar riskinin yüksek olduğunu, yetişkinlikte ise azaldığını göstermektedir (Russell & Toomey, 2012).

Sonuç olarak, erkek intiharları; kültürlerarası çeşitlilik, farklı maskülenite anlayışları ve sosyal bağlamla şekillenmektedir. Bazı maskülenite uygulamaları risk oluştururken, bazıları koruyucu işlev görebilmektedir. Bu veriler, erkekliğin doğasında intihar eğilimi olmadığını, esas belirleyicinin erkekliğin nasıl yapılandığı ve hangi ortamda var olduğunu göstermektedir. Kültürel ve toplumsal cinsiyet temelli önleme stratejileri geliştirmek için bu bakış açısı büyük önem taşımaktadır.

Kaynakça

  • Adinkrah, M. (2012). Better dead than dishonored: Masculinity and male suicidal behavior in contemporary Ghana. Social Science & Medicine, 74, 474–481.

  • Braswell, H., & Kushner, H. (2012). Suicide, social integration, and masculinity in the U.S. military. Social Science & Medicine, 74, 530–536.

  • Butler, J. (2004). Undoing gender. New York, NY: Routledge.

  • Cleary, A. (2005). Death rather than disclosure: Struggling to be a real man. Irish Journal of Sociology, 14(2), 155–176.

  • Cleary, A. (2012). Suicidal action, emotional expression, and the performance of masculinities. Social Science & Medicine, 74, 498–505.

  • Courtenay, W. (2000). Constructions of masculinity and their influence on men’s well-being: A theory of gender and health. Social Science & Medicine, 50(10), 1385–1401.

  • Courtenay, W. (2003). Key determinants of the health and well-being of men and boys. International Journal of Men’s Health, 2(1), 1–30.

  • Oliffe, J. (2005). Constructions of masculinity following prostatectomy-induced impotence. Social Science & Medicine, 60(10), 2249–2259.

  • Oliffe, J. (2006). Embodied masculinity and androgen deprivation therapy. Sociology of Health & Illness, 28(4), 410–432.

  • Oliffe, J., Ogrodniczuk, J., Bottorff, J., Johnson, J., & Hoyak, K. (2012). “You feel like you can’t live anymore”: suicide from the perspectives of Canadian men who experience depression. Social Science & Medicine, 74, 506–514.

  • Russell, S. T., & Toomey, R. B. (2012). Men’s sexual orientation and suicide: evidence for US adolescent-specific risk. Social Science & Medicine, 74, 523–529.

  • Scourfield, J., Fincham, B., Langer, S., & Shiner, M. (2012). Sociological autopsy: an integrated approach to the study of suicide in men. Social Science & Medicine, 74, 466–473.

Melis Saygısever
Melis Saygısever
Nişantaşı Üniversitesi Psikoloji (İngilizce) bölümünden mezun olduktan sonra, Üsküdar Üniversitesi Klinik Psikoloji (tezli) yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Klinik stajımı Bursa Mustafa Kemalpaşa Devlet Hastanesi’nde iki psikolog ve bir psikiyatristle birlikte gerçekleştirdim. Son üç yıldır çocuk, ergen ve yetişkin danışanlarla; yeme bağımlılıkları ve bozuklukları, sosyal fobi, anksiyete bozuklukları, panik bozukluk, depresyon, OKB gibi psikolojik hastalıklar, ebeveyn tutumları, sınav kaygısı gibi güncel psikoloji konuları üzerinde çalışmaktayım. Danışanlarıma, özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ekolüyle yapılandırılmış, bilimsel temelli ve bireysel ihtiyaçlara uyarlanmış terapiler sunuyorum. Psikoterapide amacım, danışanların duygusal farkındalıklarını geliştirmelerine, benlik değerlerini güçlendirmelerine ve psikolojik dayanıklılıklarını artırmalarına destek olmaktır. Tedavi sürecini, güvenli ve şefkatli bir alan yaratarak, bilimsel bilgiyle insan sıcaklığını harmanlayan bütüncül bir yaklaşım olarak kurguluyorum. Psychology Times Türkiye ve UK için yazdığım makalelerde, gelişimsel psikoloji, duygu düzenleme, ebeveyn-çocuk ilişkileri, yeme davranışlarının psikolojik yansımaları, sınav kaygısı ve modern yaşamın ruh sağlığına etkileri gibi güncel konuları ele alıyorum. Yazılarım, okuyucuları içsel keşif ve farkındalık yolculuğuna davet eden, bilgilendirici ve ilham verici içeriklerdir. Mesleki misyonum; etik değerlere bağlı kalarak sürekli öğrenmek, toplumsal farkındalık yaratmak ve bireysel ile kolektif ruh sağlığına katkı sağlamaktır. Mottom: “Her insan, duyulmayı bekleyen bir hikâyedir.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar