Kimlik keşfi özellikle ergenlik döneminde yoğun olarak yaşanan ve çoğunlukla zorlu olabilen bir süreçtir. Bireyler bir yandan kendi kişisel kimliklerini inşa etmeye çalışırken bir yandan da toplumsal rollerini bu kimliğe sığdırmaya çalışırlar. Bu ikisi arasındaki farklar keşif sürecini karmaşıklaştırarak birey için zorluklara neden olabilir. Özellikle LGBTQ+ gençler için bu sürecin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği boyutları; toplumsal önyargılar, homofobi, ayrımcılık ve görünmezlik gibi faktörler ile birleştiğinde keşif sürecini daha da sancılı hale getirebilir. Bu noktada, içinde yaşanılan sosyal çevrenin niteliği önemli bir rol oynar.
Birçok araştırmada olduğu gibi Goh’un (2017) çalışması da, büyük şehirlerde yaşayan LGBTQ+ gençlerin küçük şehirlerde ya da kırsal kesimlerde yaşayan akranlarına kıyasla daha özgür bir kimlik keşfi süreci deneyimlediğini ortaya koymaktadır. Bunun temel nedenlerine baktığımızda büyük şehirlerin sunduğu çeşitlilik ve görece daha kapsayıcı sosyal ortamlar gibi faktörler ile karşılaşıyoruz. Bu da çeşitli toplumsal grupların bir arada yaşadığı bu alanlarda, farklı kimliklere karşı daha fazla görünürlük ve kabul imkanı doğuruyor.
Büyük Şehirlerin Sağladığı Avantajlar
Çeşitlilik ve görünürlük, büyük şehirlerde daha fazla sayıda dolayısıyla da daha farklı kimliklerin bulunması olarak karşımıza çıkar. Bu durum LGBTQ+ bireylerin yalnız olmadıklarını görmelerini sağlar. Gençlerin keşif sürecinde daha kolay rehber bulmalarına, benzer deneyim yaşayan insanlarla tanışarak bu süreci paylaşmaları ve kimlikleri konusunda daha açık olmaları için imkan yaratır.
Büyük şehirlerde; sivil toplum kuruluşları, öğrenci kulüpleri ve aktivist gruplar daha yaygın ve daha erişilebilirdir. Bu gibi yapılar LGBTQ+ gençlerin sosyal destek bulmasını, haklarını savunmasını ve dayanışma içine girebilmelerini kolaylaştırırarak bu süreçteki cesaretlerini artırır.
Kentleşme ve farklı kültürler ile farklı yaşam tarzlarının bir araya gelmesi ise daha önce bahsettiğim daha açık fikirli sosyal ortamlara zemin hazırlayan etkenlerden biridir. Bu durum homofobik tutumları tamamen ortadan kaldırmayabilir fakat toplumsal kabullenişi ve güçlü duruşu artırıcı bir etki yapar.
Nash ve Gorman-Murray’in (2014) bu konudaki çalışmasına değinecek olursak şehirleşmenin cinsel kimliklerin ifade edilmesine yeni fırsatlar sunduğu, büyük şehirlerin “cinsiyetlendirilmiş ve cinselleştirilmiş kentsel manzaralar” oluşturduğu vurgulanmaktadır. Bu, queer bireylerin görünürlüğünü artırmakta ve şehirlerin sosyal dokusunu dönüştürmektedir.
Kırsal Kesimlerdeki Zorluklar
Peki, kırsal kesimlerde LGBTQ+ gençler ne gibi zorluklarla yüzleşir ve bu zorluklar keşif sürecini kırsal kesimde büyük şehirlere göre nasıl daha farklı kılar?
Küçük şehirler ve kasabalarda daha homojen toplumsal yapılar, geleneksel değerlerin üstün tutulması ve yoğun sosyal kontrol ile karşılaşırız, ki bu bireylerin kendilerini ifade etmesini zorlaştırır. Bu bağlamda homofobi ve ayrımcılık, yalnızca bireysel deneyimlerde değil, toplumsal ilişkilerin bütününe yayılmış olarak hissedilir. Adiego (2020), buna karşılık, küçük şehirlerdeki yoğun tanışıklık ilişkilerinin bazı durumlarda güvenlik hissini artırabileceğini öne sürmektedir.
Ancak birçok durumda bu tam tersine işler; tanışıklığın korunması niyetiyle kişilerin farklı olan kimliklerini görünmezliğe itmesine, bastırmasına ve sonuç olarak genel yapıda toplumsal baskıya yol açar. Dolayısıyla da sosyal çevrenin katı yapısı, LGBTQ+ gençlerin hem kimliklerini sorgulama hem de ifade etme süreçlerini kısıtlayabilir.
Kişinin kimliğini keşfetme sürecine katkı sağladığı görülen yukarıda bahsettiğim faktörlerin kırsal kesimlere pek uğramayışı bu durumun değişmesi ihtimalini de azaltır ve yavaşlatır. Geleneklere verilen değer farklı görüşlerin ve çeşitliliğin azalmasına sebep olarak bireylerin kendini ifade etmesine engel olur ve bireylerin içine kapanarak kendini kabul edememesi ve bulunduğu sosyal yapıya ait hissedememesiyle sonuçlanır.
Büyük şehirlerde tanık olduğumuz dayanışmacı sivil toplum kuruluşları, öğrenci kulüpleri ve aktivist ağlar da kırsal kesimlerde bulunmaz veya oldukça az sayıda olmakla birlikte çalışma alanı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi kavramları kapsamaz. Bu da LGBTQ+ gençlerin bu süreçte kabullenici bir rehber ya da anlayış ve destek görmesini engeller.
Blackburn & McCready (2009) bu tür sosyal yapıların sonuçlarına dikkat çekerek LGBTQ+ gençlerin homofobi ve kabullenici olmayan toplum karşısında aidiyet hissini kaybettiğini öne sürer. Psikolojik olarak olumsuz yönde etkilenen gençler sosyal olarak da kendilerini izole etmeye başlayarak büyük bir kafa karışıklığı içinde var olmaya çalışırlar. Bu durum depresyon ve anksiyete bozukluğu gibi psikolojik sorunlara sebep olabilmektedir. Psikolojik rahatsızlıkların bile belli kesimlerde hala tabu olarak görüldüğü düşünüldüğünde bu sorunlar uzun bir zaman dilimine de yayılabilmektedir.
Diğer taraftan, her ne kadar büyük şehirler kırsal kesime ve kasabalara göre daha güvenli bir ortam çizse de bireysel farklılıkları göz ardı edemeyiz. Küçük yerleşim yerlerinde olduğu gibi büyük şehirlerde de, farklı kültürlerin ve yaşam tarzlarının kesişmesiyle, homofobik bakış açısına sahip insanların bulunması oldukça muhtemeldir. Aynı zamanda kırsal kesimlerde de açık fikirli ve LGBTQ+ bireyler için kısıtlayıcı bir ortam yaratmayan bireyler bulunabilmektedir.
Ancak bu doğrultuda büyük şehirlerde bu durum karşısında destek bulmanın daha kolay olduğunu, küçük şehirlerde ise fikirlerini rahatlıkla açıklamanın daha zor olduğunu söyleyebiliriz.
Sonuç ve Öneriler
Sonuç olarak, büyük şehirler LGBTQ+ gençler için kimlik keşfi sürecinde kritik bir rol oynamakta, sadece eğitim ve iş fırsatları sunmayıp onların hem bireysel gelişimlerini hem de toplumsal görünürlüklerini güçlendirmektedir. Bu da kentlerin yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda sosyal anlamda da özgürleştirici bir işlev üstlendiğini göstermektedir.
Kişinin kimlik keşfi sürecinde kısıtlanması ve dışlanmasının olumsuz psikolojik etkileri göz önünde bulundurulduğunda topluma düşen, kimlik çeşitliliğini kabul eden, ayrımcılığı en aza indiren ve bireylerin ruh sağlığını koruyacak kapsayıcı politikalar geliştirmektir. Bu noktada eğer bu sorunlarla yüzleşen biz isek destek almaktan çekinmemeli ve kendimizi rahat hissettiğimiz ortamlara yönelmeliyiz.
Kimliğini özgürce ifade edemeyen bireylerde görülebilecek anksiyete, depresyon ve düşük özsaygı gibi ruh sağlığı sorunlarının yalnızca bireysel değil, toplumsal düzeyde de ciddi etkiler yarattığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla, destekleyici sosyal ortamların oluşturulması, hem bireylerin psikolojik olarak iyi oluşunu güçlendirecek hem de toplumun bütünsel refahına katkıda bulunacaktır.
Referanslar
-
Blackburn, M. V., & McCready, L. T. (2009). Voices of queer youth in urban schools: Possibilities and limitations. Theory Into Practice, 48(3), 222–230. https://doi.org/10.1080/00405840902997485
-
Goh, K. (2017). Safe Cities and queer spaces: The urban politics of radical LGBT activism. Annals of the American Association of Geographers, 108(2), 463–477. https://doi.org/10.1080/24694452.2017.1392286
-
Langarita Adiego, J. A. (2020). Sexual and gender diversity in small cities: LGBT experiences in Girona, Spain. Gender, Place & Culture, 27(9), 1348–1365. https://doi.org/10.1080/0966369x.2019.1710473
-
Nash, C. J., & Gorman-Murray, A. (2014). LGBT neighbourhoods and ‘new mobilities’: Towards understanding transformations in sexual and gendered urban landscapes. International Journal of Urban and Regional Research, 38(3), 756–772. https://doi.org/10.1111/1468-2427.12104


