Son zamanlarda farkındalık kavramı sosyal medyada, kişisel gelişim kitaplarında hatta gündelik sohbetlerde oldukça sık karşımıza çıkmaktadır. Birçok insan farkındalığı, yaşadıklarını anlamakla karıştırmaktadır. “Ben böyleyim çünkü çocukluğumda…” ile başlayan cümleler farkında olmak değil durumu açıklamaktır. Zihnin karmaşası, kaygıları ve ruminasyonu arasında gerçek bir farkındalık deneyimi yaşamak fotoğraf kareleriyle, sosyal medya içerikleriyle elde edilemez. Sosyal medyada gördüğümüz görüntüler, çoğu zaman yüzeysel bir huzur illüzyonudur.
Düşünmek, zihnin işleyişinin doğal bir parçasıdır ve çoğu zaman bizi bilinçli deneyimden uzaklaştırır. Farkındalık ise düşüncelerin gelip geçici olduğunu fark etmeyi, onları yargılamadan gözlemlemeyi ve kabul etmeyi içerir. Psikoloji literatürü içe dönüşün her zaman sağlıklı bir öz farkındalık olmadığını göstermektedir. Zihnin içine girmek aydınlanmak değildir. Kaybolmakla karıştırılabilir. Gerçek farkındalık kişinin geçmişini fark edip orada takılı kalması değil, fark ettikten sonra sorumluluğu alıp döngüyü kırabilmesidir.
Bu da bahsedildiği kadar kolay ya da hızlı bir süreç değildir. İnsanın kendiyle dürüstçe karşılaşmasını gerektirmektedir. Psikoterapide farkındalık çoğu zaman sancılı bir süreçtir. Birey önce bastırdıklarını görür sonra kabullenmeye çalışır. Bu sebeple sosyal medya içerikleriyle, taktiklerle ulaşılabilecek bir şey değildir. Zaman isteyen içsel bir süreçtir.
Ruminasyonun Ağırlığı: Düşünmek mi, Tükenmek mi?
İnsanlar yoğun bir şekilde kendi zihninin içinde yaşayabilmektedir. Duygularını gözlemlemekte, düşüncelerini analiz etmekte ve geçmişini anlamlandırmaya çalışmaktadır. Farkındalık, özgürleştiren bir durum olmaktan ziyade kendi üzerine çöken bir yüke dönüşmektedir.
Çoğu zaman farkındalık sandığımız şey aslında sadece overthinking’in makyajlı bir versiyonu olabilmektedir. Kendimle yüzleşiyorum dediğimiz anların büyük kısmında yaptığımız tek şey aynı düşünceyi bininci kez çevirip durmak olabilir. Psikolojide bunun adı ruminasyon: Çözmek için değil, tekrarlamak için düşünmek.
Literatürde bu durumun karşılığı olarak ruminasyon kavramı ele alınabilir. Ruminasyon Latince “ruminare” fiilinden gelmektedir. “Geviş getirmek” anlamındadır. Bir ineğin yemi tekrar çiğnemesi gibi, zihin de geçmişteki düşünceleri ve duyguları tekrar çiğner. Ruminasyon, zihinsel geviş getirme olarak açıklanabilir.
Susan Nolen-Hoeksema’nın (1991) çalışmalarında vurguladığı gibi bireyin belirli düşünceler, duygular ya da geçmiş olaylar üzerinde durmaksızın düşünmesi, bu düşünceleri çözümlemeye çalışırken onları sürekli yeniden üretmesidir. Bu döngüde birey düşünmeyi bırakamaz ama bir sonuca da varamaz.
Duygusal deneyimini çözümlemeye çalıştıkça o deneyimin içinde sıkışır. Ruminatif düşünme, bir problemi çözmek yerine onu sürekli büyüterek kişinin duygusal yükünü artırır.
Aşırı öz farkındalık tam da bu mekanizma üzerinden işlemektedir:
Kişi duygusunu yaşamak yerine o duygunun ne anlama geldiğini düşünmeye başlar.
Duyguların gelip gittiğini unutmaktadır.
Yaşam, analiz nesnesine dönüşmektedir.
Modern Kültürde Öz İzleme Takıntısı ve Farkındalık Tuzakları
Modern kültür bu eğilimi sistematik olarak beslemektedir. Psikolojik içeriklerle dolu sosyal medya paylaşımları, duygusal farkındalığı teşvik eden içerikler, kişisel gelişim önerileri bireye sürekli “kendini izle” mesajı vermektedir.
Artık her duygu, açıklanması gereken bir veri; her deneyim, çıkarım yapılması gereken bir olay hâline gelmektedir. Bu durumda birey yaşamın doğal akışı yerine kendi laboratuvarında var olur.
Her hissin altını kazmak, her davranışın nedenini çözmek zorundaymış gibi hisseder. Oysa bu süreklilik gerçek içgörü üretmekten çok kendini gözlemleme anksiyetesi yaratmaktadır.
Birey, kendini anlamaya çalışırken kendinden uzaklaşabilir. Farkındalık, zihnin sürekli ürettiği düşüncelere teslim olmamak ve onların akışını fark edebilmektir.
Overthinking çoğu zaman bunu gölgeler; birey zihinsel hareketliliği farkındalık sanarak aslında ruminasyonu deneyimler.
Oysa gerçek farkındalık, düşünceyi çözmeye çalışmadan ona tanıklık edebilmektir.
“Şu anda böyle bir düşünce var” diyebilmek hem duygulara hem zihne bir alan açar.
Bu alan genişledikçe kişi düşünceleri ile daha sağlıklı bir ilişki kurar.
Farkındalık, zihni susturmak değil, onunla var olabilmektir.
Yaşantıyı anlamlandırmadan önce, onu olduğu gibi deneyimleyebilmek gerekmektedir. Çünkü içgörü, çoğu zaman sürekli düşünmenin değil, düşünmeyi bırakabilmenin sonucudur.
Bu nedenle terapötik hedef yalnızca “kendini tanımak” değil, “kendini bırakabilmek”tir.
Sonuç: Bazen Bırakmak En Büyük Farkındalıktır
Çok düşünmek farkında olmak anlamına gelmez.
Bazen zihnin kendini kaybettiği bir döngüye işaret eder.
Zihnin her şeyi bilme arzusu sonunda kendini tüketir.
Belki modern çağın önemli farkındalıklarından biri de farkında olmamayı öğrenmekte yatmaktadır.
Farkındalığın fazlası farkındalığın yokluğuna denktir.
İnsan bazen kendini bilmek kadar, kendini unutmayı da öğrenmelidir.
Bazen bir düşünceyi çözmenin yolu onu devam ettirmek değil, bırakmaktır.
Bazen bir duyguyu anlamanın yolu onu analiz etmek değil, ona yer açmaktır.
Bazen farkındalığa ulaşmanın yolu daha fazla düşünmek değil, düşüncenin elini daha hafif tutmaktır.


