Yas çoğu zaman sevilen bir kişinin, bir ilişkinin ya da bir yaşam biçiminin kaybına verilen doğal bir tepki olarak tanımlanır. Günlük dilde genellikle “onu kaybettim” cümlesiyle ifade edilir. Ancak yas deneyiminin içine yakından bakıldığında, bu sürecin yalnızca kaybedilene değil, kaybın bireyin benliğinde yarattığı dönüşüme dair olduğu görülür. Yas tutarken yalnızca birini ya da bir şeyi değil; o kayıptan önceki kendimizi de uğurlarız.
Bir kayıp yaşandığında ortadan kalkan yalnızca dışsal bir nesne değildir. O nesneyle birlikte var olan roller, alışkanlıklar, beklentiler ve kimliğin bazı parçaları da sarsılır. Örneğin bir ebeveynini kaybeden bir birey, yalnızca annesini ya da babasını değil; “çocuk olma” halini, korunma duygusunu ve geçmişle kurduğu güvenli bağı da kaybedebilir. Benzer şekilde, uzun süreli bir ilişkinin bitişi yalnızca bir partnerin kaybı değil; o ilişki içinde şekillenmiş benliğin de çözülmesidir.
Bu nedenle yas, tek boyutlu bir süreç değildir. Görünürde bir kayba verilen bir tepki gibi dursa da, derinlerde kimliksel bir yeniden yapılanma barındırır. Kayıp, bireyi kendisiyle yüz yüze getirir ve çoğu zaman şu soruyu kaçınılmaz kılar: “Ben artık kimim?”
Psikodinamik yaklaşımlar, yas sürecini kaybedilen nesneye yatırılan duygusal enerjinin zamanla geri çekilmesi olarak açıklar. Ancak bu süreç yalnızca dışsal nesneyle sınırlı değildir. Kaybedilen kişiyle kurulan içsel temsiller, anılar ve duygusal bağlar da çözülür. Bu çözülme, bireyin benlik algısında bir boşluk yaratır. Yasın en zorlayıcı yönlerinden biri de tam olarak bu boşluktur; çünkü kişi yalnızca birini değil, kendisine dair bildiği bir şeyi de kaybetmiştir.
Yas sürecinde sıkça dile getirilen “artık aynı insan değilim” ifadesi, bu dönüşümün en yalın göstergelerinden biridir. Kayıp sonrasında birey, eski benliğiyle yeni gerçekliği arasında kalır. Bir yandan eskisi gibi olma arzusu sürerken, diğer yandan bunun artık mümkün olmadığı fark edilir. Bu fark ediş, yasın yalnızca bir ayrılık değil; aynı zamanda zamansal bir kopuş olduğunu da gösterir.
Her Yas Kendi Yolunu Bulur
Toplumsal anlatılarda yas çoğu zaman belirli kalıplar üzerinden tanımlanır. Oysa psikoloji bize şunu gösterir: yasın tek bir doğru biçimi yoktur. Her birey kaybı; geçmiş deneyimleri, bağlanma örüntüleri ve psikolojik kaynakları doğrultusunda yaşar.
Bazı bireyler duygularıyla yoğun biçimde temas ederken, bazıları daha işlevsel ve kontrollü bir tutum sergileyebilir. Kimi insanlar yasını konuşarak işlerken, kimileri sessizlikte kalmayı seçer. Gündelik rutine tutunmak, ağlamak ya da duyguları bastırmak; her biri farklı başa çıkma biçimleridir. Bu farklılıklar yasın yanlış yaşandığını değil, kişisel olarak yaşandığını gösterir.
Ayrıca her kayıp, toplum tarafından görünür kılınmaz. Bitmiş bir ilişki, kaybedilen bir gelecek hayali ya da sağlığın kaybı gibi deneyimler çoğu zaman “yas” olarak tanınmaz. Ancak birey için bu kayıplar da derin bir yas süreci yaratır. Bu noktada kişi yalnızca kaybın acısıyla değil, yasının tanınmamasıyla da baş etmek zorunda kalır.
Yas deneyimi sıklıkla karanlıkla ve siyahla özdeşleştirilir. Ancak siyah, ne de olsa tüm renklerin karışımından oluşur. Bu da yasın tek bir duygudan ibaret olmadığını hatırlatır. Acıyla birlikte sevgi, özlemle birlikte bağ, kayıpla birlikte anlam arayışı bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır. Yasın karanlık görünmesi, onun renksiz olduğu anlamına gelmez.
Kendimizin Yasını Tutmak
Yas, yalnızca bir kaybın ardından yaşanan bir duygu değil; aynı zamanda bir kimlik yasına dönüşür. Ölümün yanı sıra göç, hastalık, boşanma ya da yaşam koşullarındaki köklü değişimler de benzer bir deneyim yaratır. Çünkü bu deneyimler, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürür.
Kendimizin yasını tutmak çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir. Eski fotoğraflara bakarken hissedilen özlem ya da geçmişe duyulan hasret, yalnızca kaybedilene değil; o zamanki kendimize yöneliktir. Yas, bu anlamda geçmişte kalan bir benlikle vedalaşmayı da içerir.
Bu noktada yas, kaybı silmek ya da unutmak değildir. Aksine, kayıpla birlikte yaşamayı öğrenme sürecidir. Bu süreç, bireyin geçmişteki benliğini onurlandırmasına ve yeni benliğine alan açmasına imkân tanır.
Yasın Dönüştürücü Yönü
Yas süreci, kaybın yarattığı acı aracılığıyla benliğin yeniden yapılanmasına zemin hazırlar; bu yönüyle yas, psikolojik bir yeniden doğuşun ön koşulu olabilir. Başlangıçta karanlık bir kayıp gibi deneyimlenen bu süreçte, acının içinden geçildikçe benlik kabuk değiştirir ve yeni bir varoluş biçimine alan açılır.
Bazen hayat yönsüz ve karanlık hissedilebilir. Bazen kırk mum söner. Ancak çoğu zaman içimizde, en sessiz yerde yanan o bir mum vardır. Her şeyin kaybolmadığını, hâlâ bir bağın ve bir devamlılığın mümkün olduğunu hatırlatan küçük ama dirençli bir ışık.
Bu yazıyı kapatırken, bana ilham olan bir düşünceyle bitirmek isterim: Yas, zamanı tek yönlü bir çizgi olmaktan çıkarır; geçmiş geleceğimizi şekillendirirken, kurulan gelecek de geçmişte kalan yaraları şifalandırır. Tıpkı bir sonsuzluk işareti gibi, insanın kendisiyle kurduğu bitmeyen bir iyileşme döngüsüdür.
Belki de yas tutarken unutmamamız gereken en önemli şey, içimizde hâlâ bekleyen o çocuktur. Kayıpları ilk hisseden, değişimi en derinden yaşayan odur. Onu susturmak yerine duymak; yasın sadece bir vedadan değil, şefkatle tutulmuş bir elden de oluştuğunu hatırlatır.


