Çarşamba, Ocak 7, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kalabalıkta Kaybolmak: Beynin Sessizce Geri Çekildiği Anlar

Bir masada oturuyorsun. Herkes konuşuyor, gülüyor, anlatıyor. Sen de oradasın. Fiziksel olarak. Ama zihnin başka bir yerde. Söylenenleri duyuyorsun ama tam olarak “almıyorsun”. Gülmen gerektiğinde gülüyor, başını sallaman gerektiğinde sallıyorsun. Kimse bir tuhaflık fark etmiyor. Ama içeride tanıdık bir boşluk var. Sanki bir camın arkasından izliyormuşsun gibi. İşte bu hâl, çoğu zaman sanıldığı gibi sosyal beceri eksikliği değil; beynin öğrendiği bir hayatta kalma stratejisidir (van der Kolk, 2014).

Kalabalıkta kaybolmak, özellikle çocukluk döneminde duygusal olarak yeterince görülmemiş, duyulmamış ya da güvenli bir bağlanma zemini bulamamış bireylerde sık görülür. Bu durum bir “utangaçlık” ya da “asosyal olma” meselesi değildir. Aksine, beyin için oldukça tanıdık ve koruyucu bir tepkidir. Çünkü beyin, geçmişte işe yarayan stratejileri gelecekte de kullanma eğilimindedir (Siegel, 2012).

Beyin Bu Durumda Ne Yapar?

Nöropsikolojik açıdan bakıldığında kalabalıklar, beynin tehdit algısı ile doğrudan ilişkilidir. Özellikle erken yaşlarda eleştirilmiş, susturulmuş ya da duyguları küçümsenmiş bir çocuk için “çok insan”, çok fazla uyarıcı ve potansiyel risk anlamına gelir. Bu noktada amigdala devreye girer. Amigdala, beynin alarm sistemidir ve gerçek bir tehlike olmasa bile geçmiş deneyimlere dayanarak “burada görünür olmak güvenli değil” mesajını verebilir (LeDoux, 1996; Schore, 2003).

Bu mesajla birlikte beyin iki temel tepkiden birini seçer: aşırı tetikte olma (hiperuyanıklık) ya da geri çekilme. Kalabalıkta kaybolmak, çoğu zaman ikinci seçenektir. Sinir sistemi, “daha az hissedersem, daha az risk alırım” mantığıyla çalışır. Bu durum, dissosiyatif tepkilere kadar uzanabilir. Kişi ortamda bulunur, ancak zihinsel ve duygusal olarak orada değildir (American Psychiatric Association, 2013).

Sosyal Hayatta Nasıl Görünür?

Bu durumu yaşayan bireyler genellikle “uyumlu” ve “sorunsuz” olarak tanımlanır. Ortama ayak uydururlar, sınırları zorlamazlar, dikkat çekmezler. Ancak bu uyumun bedeli yüksektir: kendini geri çekmek. Bir iş toplantısında fikrin vardır ama söylemezsin. Çünkü beynin şunu fısıldar: “Dikkat çekmek güvenli değil.” Bir arkadaş grubunda anlatacak bir anın vardır ama yarım bırakıp susarsın. Çünkü zihninde, “fazla olursam dışlanırım” kaydı duruyordur.

Bir davete gidersin, erken çıkmak istersin ama bunu dile getiremezsin. Eve döndüğünde ise açıklayamadığın bir yorgunluk hissi çöker. Bu yorgunluk sosyal değil, sinir sistemi yorgunluğudur. Kronik stres altında çalışan beyin, özellikle prefrontal korteks düzeyinde ciddi bir enerji tüketir (McEwen, 2007).

Sessizlik Her Zaman Huzur Değildir

Sessizlik çoğu zaman dinginlikle karıştırılır. Oysa sinir sistemi açısından sessiz olmak, her zaman sakin olmak anlamına gelmez. Kalabalıkta kaybolan bireylerlerin sessizliği çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, otonom sinir sisteminin otomatik bir tepkisidir.

Beyin sosyal ortamı riskli algıladığında, enerjiyi korumak ve dikkat çekmemek adına içe kapanmayı seçebilir. Bu noktada parasempatik sinir sisteminin “donma” tepkisi devreye girer (Porges, 2011). Dışarıdan sakin görünen bedenin içinde aslında yoğun bir uyarılmışlık hâli vardır.

Bu nedenle sosyal ortamlarda sessiz kalan bireyler, eve döndüklerinde zihinsel olarak bitkin hissederler. Gün boyunca az konuşmuş olmalarına rağmen “çok yorulmuş” olmalarının nedeni, bastırılan tepkilerin bedende birikmesidir. Söylenmeyen cümleler, tutulmuş mimikler ve ertelenmiş sınırlar, sinir sistemi üzerinde ciddi bir yük oluşturur (Ogden, Minton & Pain, 2006).

Sessizlik burada ikiye ayrılır: Biri kendini regüle eden, besleyici bir sessizliktir. Diğeri ise kendini korumak için içine çekilen, bedeni yoran bir sessizlik. Kalabalıkta kaybolan bireyler çoğu zaman ikinci türü yaşar ve bunu fark etmedikleri sürece dinlendiklerini zannederken daha da tükenirler.

Çocukluk Nerede Devreye Giriyor?

Çocuklukta duygularımızın nasıl karşılandığı, beynimizin sosyal ortamlara nasıl tepki vereceğini belirler. Duyguları görmezden gelinen, “abartma”, “sus”, “ayıp” gibi mesajlarla büyüyen çocuklar, görünür olmanın riskli olduğuna dair güçlü bir sinirsel kayıt oluşturur (Bowlby, 1988).

Hipokampus, yani hafıza merkezi, bu deneyimleri bağlama yerleştirir. Beyin zamanla şunu öğrenir: “İnsanların olduğu yerlerde dikkat çekmek = tehlike.” Yetişkinlikte artık gerçek bir tehdit olmasa bile, beyin geçmişin haritasıyla hareket eder (Siegel, 2012).

Görünmez Olmayı Öğrenen Beyin

Kalabalıkta kaybolan bireyler genellikle görünmez olmayı bilinçli olarak seçmez. Bu, öğrenilmiş bir sinir sistemi refleksidir. Prefrontal korteks durumu mantıkla değerlendirmek isterken, limbik sistem çok daha hızlı davranır ve geçmiş deneyimlere dayanarak karar verir: geri çekilmek daha güvenlidir (Schore, 2003).

Eleştirilmek, küçümsenmek ya da yok sayılmak; beynin “dikkat çekme” davranışını tehlikeyle eşleştirmesine neden olur. Bu noktada prefrontal korteks ile limbik sistem arasında sessiz bir anlaşma yapılır. Prefrontal korteks durumu mantıkla değerlendirmek isterken, limbik sistem çok daha hızlı davranır ve geçmiş deneyimlere dayanarak karar verir: Geri çekilmek daha güvenlidir. Bu nedenle birey, sosyal ortamlarda aktif bir tehdit yokken bile, içsel olarak küçülme ve silikleşme eğilimi gösterebilir.

Görünmezlik burada bir kaçış değil, bir korunma biçimidir. Beyin, enerji tasarrufu yapar; dikkat çekmemeyi seçerek olası bir duygusal yaralanmanın önüne geçmeye çalışır. Ancak bu strateji uzun vadede kişide derin bir yabancılaşma hissi yaratır. İnsanlar arasındayken bile yalnız hissetmenin temelinde çoğu zaman bu öğrenilmiş görünmezlik vardır.

Dikkat çekmemek, soru sormamak, fikir belirtmemek ya da sadece dinleyici olmak; dışarıdan bakıldığında sakinlik gibi algılansa da içeride yoğun bir zihinsel efor gerektirir. Çünkü beyin sürekli tetiktedir: Ne söylemeliyim? Ne kadar görünür olabilirim? Fazla mı oldum? Bu iç diyalog, sosyal ortamların ardından gelen tükenmişliğin en önemli nedenlerinden biridir. Zamanla kişi, bu hâli “karakteri” zannetmeye başlar. Oysa bu bir kimlik değil, sinir sisteminin geçmişe göre verdiği bir cevaptır. Ve her öğrenilmiş cevap gibi, güvenli koşullar altında yeniden şekillenebilir.

Ne Yapılabilir?

Kalabalıkta kaybolduğunu fark ettiğin an, bunu bir kişilik özelliği değil, sinir sistemi tepkisi olarak adlandırmak ilk adımdır. Bedeni regüle eden küçük müdahaleler —nefese odaklanmak, ayakların yere temasını hissetmek, çevrede üç somut nesne saymak— beynin “şu an güvendeyim” mesajını almasına yardımcı olur (Porges, 2011).

Ayrıca görünürlük bir anda olmak zorunda değildir. Mikro katkılar, kısa cümleler ve küçük temaslar, beynin güveni yeniden öğrenmesini sağlar. Ve en önemlisi: sosyal ortamlardan sonra hissedilen yorgunluk küçümsenmemelidir. Bu, hassasiyet değil; sinir sisteminin verdiği bir sinyaldir.

Son Söz

Kalabalıkta kaybolmak bir zayıflık değil, bir zamanlar işe yarayan bir korunma biçimidir. Ancak artık o çocuk değilsen, beynin de bunu yeniden öğrenebilir. Görünür olmak her zaman tehlike değildir. Bazen sadece var olmaktır.

Ve belki de asıl soru şudur: Kalabalıkta kaybolan sen misin, yoksa bir zamanlar kendini korumak zorunda kalan beynin mi?

Kaynakça

  1. van der Kolk, B. A. (2014). The body keeps the score: Brain, mind, and body in the healing of trauma. Viking.

  2. Porges, S. W. (2011). The polyvagal theory: Neurophysiological foundations of emotions, attachment, communication, and self-regulation. Norton.

  3. Schore, A. N. (2003). Affect regulation and the repair of the self. W. W. Norton & Company.

  4. Siegel, D. J. (2012). The developing mind: How relationships and the brain interact to shape who we are. Guilford Press.

  5. Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Basic Books.

  6. Ogden, P., Minton, K., & Pain, C. (2006). Trauma and the body: A sensorimotor approach to psychotherapy. W. W. Norton & Company.

  7. McEwen, B. S. (2007). Physiology and neurobiology of stress and adaptation: Central role of the brain. Physiological Reviews, 87(3), 873–904.

  8. American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.).

Tuğba Kalaycı
Tuğba Kalaycı
Tuğba Kalaycı, 2004 yılında Kayseri’de doğmuştur. Psikoloji lisans eğitimine Nuh Naci Yazgan Üniversitesi’nde devam etmektedir. Mesleki gelişimine üniversite yıllarından itibaren önem veren Kalaycı, MMPI test eğitimi ile birlikte yetişkin psikoterapisinde kullanılan testler üzerine 12 farklı test eğitimi alarak psikolojik değerlendirme süreçlerinde güçlü bir altyapı edinmiştir. Akademik gelişimini sürdürürken psikoloji yazarlığı alanında da aktif olan Kalaycı, Psychology Times Türkiye köşe yazarı olarak görev yapmaktadır. Psikoloji içerik üretimi alanında, psikolojiyi toplumun daha geniş kesimlerine anlaşılır şekilde aktarma misyonuyla hareket eden Kalaycı, ruh sağlığına yönelik bilgilendirici içerikler üretmeye özen göstermektedir. Yazılarında özellikle çocuk psikolojisi temalarına mesafeli durmakla birlikte, gelişimine katkı sağlayacağına inandığı her alanda kalemini kullanmaktan çekinmemektedir. Klinik psikolojiye ilgi duyan yazar, aynı zamanda yetişkin terapisi alanında uzmanlaşmayı hedefleyen psikoloji öğrencileri arasında yer almakta; ilerleyen yıllarda akademik ve mesleki çalışmalarını bu alanlarda derinleştirmeyi hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar