Pazardan aldığımız acı biberi tartar ve bir kilo acı biber aldık diyebiliriz. Ancak o biberi yerken herkesin hissettiği acının şiddeti farklı olacaktır. Ve bu hissedilen acı, artık tartılamayacaktır. Bunun gibi, eğer size dişi ağrıyan biriyle parmağına kıymık batan birinin acısını kıyaslar mısınız deseydim, bana ne sorduğumun farkında olup olmadığımı sorabilirdiniz. Peki ya, görünmeyen, yalnızca zihinle hissedilen acılar? Boyu olsaydı metreyle, ağırlığı olsaydı tartıyla, bir sıcaklığı olsaydı termometreyle ölçebilirdik. Belki nabzı olsaydı, atış sayısı bize bilgi verebilirdi. Peki, onları hangi araçla ölçebiliriz? Ya da gerçekten ölçmeli miyiz? Ölçemediğimiz bu kadar eşsiz ve soyut olanı kıyaslamak mümkün mü?
1. Soyut–Somut İlişkisi: Duyuların Ötesinde
Soyut kavramlar, somut olanlara göre algılanması biraz daha güç olanlardır. Gözle göremez, dokunamaz, kokusunu alamayız; ancak var oldukları gerçeği yadsınamaz. Edebiyat, elle tutulamayan bu duyguları kelimeler aracılığıyla görünür kılar.
Benzer bir iç içelik, psikolojide ve fiziksel hastalıklarda da karşımıza çıkar; zihin ve beden, soyut ve somut gibi iki ayrı uçta görünse de birbirine dokunur, birbirini yaşatır. Soyutun bedende yer bulduğu anlara psikosomatik hastalıklar örnek verilebilir. Kişi ağrıyı gerçekten hisseder; tahliller, görüntüler, sayılar hiçbir şey söylemez. Çünkü bazen yaralar zihindedir, yine de acı bedende hissedilir. Bazen de somut bir yara izi bırakmasa da ruhun kendi yerini bulamaması acının başka bir biçimidir.
Bazen acı başka bir yüzüyle kendini gösterir. Bir zamanlar dokunarak, hissederek yaşadığımız anlar vardır; sesler, kokular ve duygular harman olur ve bir temsili kalır. Örneğin yeşil-kırmızı çizgili bir battaniye ya da kapının arkasında kalan bir hırka. Başkası için yalnızca sıradan bir nesne olabilir; ama biri için duyuların ötesinde bir anlam taşır. Ona zarar gelmesi, görünürde bir neden olmasa bile can yakabilir. Belki de böyle anlarda bize düşen çözmek değil; yalnızca eşlik etmektir. Empati, her zaman deneyimle ya da aklın alabilirliğiyle mümkün olmak zorunda değildir.
2. Acıya Koşullanma: Gördüklerimizin Ötesinde
Koşullanma, zihnin iki uyaran arasında kurduğu görünmez bir bağdır. Genellikle kişinin kendisine olumlu veya olumsuz hissiyatı olan bir uyarıcıyla başlar. Bu uyarana her maruz kaldığında, aynı anda eşlik eden başka bir uyaran varsa, zamanla bu iki durum zihninde birleşir. Pavlov’un köpek deneyinde olduğu gibi, artık zil sesi tek başına tepkiyi başlatabilir.
Bu mekanizma her zaman olumlu işlemek zorunda değildir. Koşullu uyaran nesne bazen acı hissettirebilir. Gündelik hayatta şöyle görünebilir: Kendisinden korkulan biriyle her akşam istemese de aynı masada yemek yiyen birini düşünün. O kişinin çatalı tabağa sürtme sesi veya yemek yeme tarzı, bir süre sonra kişi orada olmasa bile, benzer sesleri duyduğunda aynı rahatsızlığı uyandırabilir. Bizim görebildiğimiz ise, yalnızca çatal ve tabak seslerine bizce “aşırı” tepki veren biridir. Oysa belki de bu, günlerce işlenmiş bir acının temsilidir.
Literatürde, stresli bir döneminde evine gelen kuş seslerini sıkça duyan ve sonrasında bu sesleri her duyduğunda huzursuzluk yaşayan bir vakadan söz edilir. Bir başka örnekte ise, bir psikiyatristin danışanı seanslara başvurur; güllere olan alerjisini de belirtir. Bir gün, odadaki yapay çiçeklere bile aynı tepkiyi verdiğinde, doktor bu durumun bedensel değil, duygusal bir kökene dayandığını fark eder. Geçmişte sevdiği kadına zor şartlarda dahi beyaz güller alan ve bu kadın tarafından evlenme teklifi reddedilen bu kişinin tepkisini yaratan çiçekler değil; reddedilmenin bıraktığı acıdır. Koşullu uyaran zararsızdır; asıl zarar veren, yaşanan duygusal deneyimdir. Böyle bir durumda olan birinin acısını görememek, yok olduğunu gösterir mi?
SONUÇ
Kuş sesleri çoğu kişi için huzur vericidir; beyaz güller ise zararsız görünür. Fakat koşullanma, zararsız uyaranları bile geçmiş acıların hatırlatıcısına dönüştürebilir. Bu nedenle, birinin tepkisini anlamak için bazen görünenin ardına bakmak gerekir.
Bazen parmağa batan o kıymık, bardağı taşıran son damla olabilir ve biz, yalnızca o ana şahit olmuş olabiliriz.
Ve acının sebepleri farklı olabilse de hiçbiri, başkasına acı vermek için meşru bir gerekçe olamaz.


