Pazar, Nisan 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Görünmeyen Kayıpların Tutulamayan Yası

Yas denince aklımıza ilk ne gelir? Büyük ihtimalle herkesin aklına bir ölüm gelir. Artık “o” kişinin aramızda olmaması, onu bir daha göremeyecek olmak ya da onunla bir daha vakit geçirmeyecek olmak. Ölüm, yas kavramıyla en güçlü ve en görünür biçimde ilişkilendirilen kayıptır. Toplumsal ritüeller, taziye ziyaretleri ve kolektif destek mekanizmaları da çoğunlukla bu tür kayıplar için devreye girer. Peki yas yalnızca bir insanın kaybına mı eşlik eder yoksa anlamını yitiren her bağın ardından da ortaya çıkabilir mi?

Bitişlerin ve Yaşanmamışlıkların Yası

Yas psikolojik olarak, bağ kurulan bir kişinin, nesnenin ya da anlamın kaybına verilen doğal bir tepkidir. Bu bağ her zaman biyolojik ya da resmi olmak zorunda değildir. Yakın bir arkadaşlığın bitmesi, romantik bir ilişkinin sona ermesi ya da uzun yıllar emek verilen bir hayalin gerçekleşmemesi de bir kayıptır. Bir ilişkinin bitişi yalnızca “artık görüşmemek” midir yoksa yaşanma ihtimali olan her hayalin ya da planın yarım kalması mıdır? Tam da bu nedenle bitişlerin ardından yaşanan duygular çoğu zaman basit bir üzüntünün ötesindedir. O kişiyle beraberken oluşan kimlik, alışkanlıklar ve gelecek tasavvuru yeniden şekillenmek zorunda kalır. Benzer şekilde hayal edilen bir kariyerin gerçekleşmemesi yalnızca bir fırsat kaybı değil, kişinin kendine dair inşa ettiği olası benliğin yitirilmesi de olabilir.

Daha derin bir düzeyde ise çocuklukta karşılanmamış duygusal ihtiyaçların yasından da söz edilebilir. Aile içinde yeterince görülmemek, duyulmamak ya da sevginin koşullu deneyimlenmesi, yetişkinlikte fark edilen bir eksiklik duygusuna dönüşebilir. Kişi, hiç sahip olmadığı bir ebeveyn sıcaklığının ya da güven duygusunun yasını tutabilir. Bu tür kayıpların cenazesi yoktur ancak etkileri oldukça gerçektir.

Yasın Öznel ve Dalgalı Doğası

Yas denildiğinde sıklıkla Elisabeth Kubler-Ross tarafından tanımlanan inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme aşamaları akla gelir. Bu model yas sürecini anlamlandırmak için önemli bir çerçeve sunmuştur. Ancak güncel yaklaşımlar, bu aşamaların her bireyde aynı sırayla ve aynı yoğunlukta yaşanmadığını göstermektedir. Yas doğrusal bir süreç değildir. Daha çok bir denizin dalgaları halinde deneyimlenir. Bir gün kabullenmiş gibi hisseden kişi, başka bir gün yoğun bir özlem ya da öfke yaşayabilir. Bu durum yasın öznel niteliğini ortaya koyar. Aynı kayıp iki farklı kişide farklı etkiler yaratabilir. Çünkü yasın şiddeti, kaybın kendisinden çok o kaybın kişi için taşıdığı anlam ile ilişkilidir. Bu nedenle “zamanla geçer” ifadesi, acının yok olmasından ziyade kişinin o kayıpla beraber yaşamayı öğrenmesi ve yasa hayatında bir yer açmasıdır. Aslında çoğu zaman olan şey yasın tamamen ortadan kalkması değil hayatın genişlemesidir. Yas olduğu yerde kalsa da biz onun etrafında yeni deneyimler, yeni bağlar ve yeni bir benlik inşa ederek büyürüz. Hayat büyürken, yas o hayatın içinde daha küçük bir yer kaplamaya başlar. Bir başka deyişle, yasın etrafında şekillenmeyiz. Zamanla yas, bizim şekillenen hayatımızın bir parçası haline gelir.

Yas Ertelediğinde

Yas deneyimi doğası gereği içinde çok fazla duygu barındırır. Öfke, suçluluk, hüzün… Bu süreçte ortaya çıkan duyguları “güçlü görünmek” ya da çevreden duyulan “ağlama, üzülme, ya şöyle şöyle olsaydı, şükret” gibi yorumlardan dolayı bastırmaya veya görmezden gelmeye çalışmak sanılanın aksine duyguları yok etmez. Yaşanmayan, ifade edilmeyen duygular bir yolunu bulup her zaman olduğundan çok daha güçlenerek ve şekil değiştirerek gün yüzüne çıkarlar. Hiç yoktan patlak veren ani öfke nöbetleri, geçmek bilmeyen kronik yorgunluk, psikosomatik bedensel ağrılar (kronik sırt ve boyun ağrıları, mide sorunları, baş ağrıları gibi) veya hayata karşı hissedilen o derin duygusal donukluk, aslında “merhaba, ben de buradayım” diyen yaşanmamış bir yasın ve duyguların yankılarıdır. Yasın getirdiği duyguları yaşamamak, o duyguları sadece daha büyük bir patlamaya kadar hapsetmektir.

Yasın Meşrutiyeti

Yas yalnızca ölümle ilişkili değildir. Bağ kurulan her şeyin kaybı, bir yas sürecini başlatabilir. Görünmeyen kayıplar da acı yaratır ve yas tutulmasını hak eder. Bu acıyı küçümsemek yerine anlamlandırmalıyızdır belki de. Yası bir zayıflık olarak görmekten ziyade bağ kurabilmenin göstergesi olduğunu kabul etmeliyiz. Sevilen, önem verilen ve anlam yüklenen her şey kaybedildiğinde bir iz bırakır. Görünmeyen kayıplar da yas ister. En önemli adım öncelikle kaybın varlığını kabul etmekten geçer. Bu süreçte kişinin kendi duygularına alan açması ve bu duygusal süreç içerisindeki zorlanmaları için profesyonel bir psikolojik destek alması, iyileşme yolculuğunun en sağlıklı parçası olabilir.

Pelin GÖKTEBİN
Pelin GÖKTEBİN
Pelin Göktebin, PDR ve Psikoloji alanlarında çift ana dal eğitimi almış bir psikolog ve psikolojik danışmandır. Ergen ve yetişkinlerle çalışmakta; bireysel psikolojik danışma süreçlerinde danışanlarının duygusal, bilişsel ve ilişkisel yaşantılarını bütüncül bir yaklaşımla ele almaktadır. Danışma sürecini güvenli, yargısız ve kapsayıcı bir alan olarak görürken danışanlarının ihtiyaçlarına göre Bilişsel Davranışçı Terapi, Kabul ve Kararlılık Terapisi ve Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi başta olmak üzere eklektik bir çerçevede çalışmaktadır. Psikolojik danışmayı, kişinin kendi yaşamına dair anlamı yeniden kurabildiği bir süreç olarak tanımlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar