“Gerçek değişim, insanın kendisiyle savaşmayı bırakıp kendini kabul etmesiyle başlar.” der Karen Horney. İnsan için değişim varolmanın sürdürülebilirliğini derinden etkileyen bir ihtiyaç halidir. Hayatımızın belli anları kendi iç dünyamızla çatıştığımız, derin hesaplaşmalar başlattığımız, kritik sorgulamalarla baş başa kaldığımız, çetin yüzleşmelerin sahnelendiği trajikomik bir tiyatro sahnesi tadı verebilir. Bu sahneler, sorgulamalar, yüzleşmeler kişinin anlama, anlamlandırma ve değişim yolculuğunun başlangıç adımları sayılabilir. İnsan yaşamı boyunca birçok deneyimler yaşar. Bu deneyimler gelişim ve değişim ihtiyacının doğurduğu duygu, düşünce ve davranışlarını anlamlandırmak ve fark etmekle ilgili birçok mücadeleyi de beraberinde getirir. Kişinin hayatını sarıp sarmalayan bu değişim ve gelişim ihtiyacı, kişiyi kimi zaman zorlayıcı fakat aynı zamanda dönüştürücü karşı konulamaz bir savaşın öznesi haline getirir.
Bu savaşın öznesi olan kişi hayatının o anına kadar varolan duygularını düşüncelerini ve davranışlarını; iyilik ya da kötülük, doğruluk ya da yanlışlık gibi değerlendirmelerle anlamlandırılmaya, adlandırmaya gayret eder. Ve bu gayretin sonucu olarak bu zamana kadar yapılan değerlendirmelerdeki hakim ve yargılar yerini yeni hakim ve yargılara teslim eder. Böylece kişinin değer yargılarında kullandığı iç sesi ve iç dünyasının yankısı yeniden şekillenir yeni anlamalar, adlandırmalar ve farkındalıklar kazanır. Kişinin yaşantısı, hayatı boyunca yaşadığı zorlayıcı ve acı verici deneyimler kişiye yanmayı değil pişmeyi, kaybolmayı değil varolmayı, savaşmayı değil kabulü sunar. Kişinin kazandığı farkındalıklar ve yeni anlamlarla süreçte kişi, zaman zaman değiştirmeye çalıştığı ya da değiştiremeyeceğini fark ettiği yönleriyle yüzleşir. Bu yüzleşme, bazen vazgeçmeyi, bazen kabullenmeyi ve bazen de sorumluluk almayı gerektirir. İnsan hayatındaki bazı durumların sorumluluğunu almak, bireyin içsel olgunlaşmasına katkı sağlar ve almayı seçtiği sorumluluklarla sakin ve huzurlu bir kabule sırtını yaslamış olur. Rollo May’in de söylediği gibi “İnsan, kendi varoluşunun sorumluluğunu almaya cesaret ettiğinde gerçekten özgür olur.” Ve insan kabulü seçerek özgürlüğe adım atmış olur. Yaşamın, anlamın ve anlamlandırmanın farkına varıp kendini kabulün sıcacık kucağına salıverir.
Gerçeklikle Temas
Peki kabulün temeli neyde saklıdır? Kabulün temeli genellikle gerçekliği olduğu gibi görebilme ve onunla savaşmayı bırakabilme becerisinde saklıdır. Psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde kabulü üç ana başlık altında temellendirebiliriz. İlk olarak “gerçeklikle temas” başlığını ele alabiliriz. Gerçeklikle temas, varolan duruma doğru yerden bakabilme becerisi olarak ifade edilebilir. Gerçeklikle temasta kabul, “bu böyle olmamalıydı” yerine “şu anda olan bu” anlayışıyla durumu değerlendirmektir. Bu pasiflik değil, durumu doğru yerden görmektir. Çünkü kabul etmeden değişim başlamaz. Kişinin kendisiyle kurduğu “meli-malı” cümlelerinin baskısıyla hareket edebilme cesareti de kırılabilmektedir. “Meli-malı” baskısından uzaklaşarak kendimize hareket alanı açabilir. Bu hareket alanının el verdiği şekilde de ilerlemeye ve gelişmeye yönelik hareket alanı kazanabiliriz.
Kontrol Edemediğini Fark Etmek
Kabulün temeli adı altında değerlendireceğimiz bir diğer ana başlık ise “kontrol edemediğini fark etmek, değiştiremeyeceğin yüklerin omzundaki ağırlığını hissetmek” olabilir. Bazı durumlar bizim kontrol ve değişim alanımızın dışında kalır. Örneğin; geçmiş, başkalarının davranışları, başkalarının düşünce ve duyguları, gelecek ve etrafında olup bitenler. Ancak kabul bu alanlarda kontrolü bırakmayı içerir. Bu da kişinin zihnini işgal eden düşünce yoğunluğunu hafifleterek hayata bakışını kolaylaştırır. Varolan zihinsel yükünü hafifletir.
Kendine Şefkat
Bir diğer inceleyeceğimiz ana başlık ise kabulün en derin temeli olarak ele alacağımız “kendine şefkat” olabilir. Öz şefkat kendimizi yargılamadan, eleştirmeden suçlamadan; duygularımızın farkına vararak, onları kabul ederek ve bu duyguları yaşamak için kendimize izin vererek ve bunu yaparken de kendimize merhametle yaklaşarak eyleme geçmek demektir. Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” kitabında da ifade ettiği gibi “Sevgi, iki insanın birbirlerine varlıklarının özünden bağlanması, dolayısıyla her birinin de kendisini varlığının özünden tanıması durumunda doğabilir ancak. İnsan gerçekliği de, canlılığı da, sevginin temeli de işte bu ‘özden tanıma’ yaşantısında yatar.”
Sonuç olarak kişi, kendine ve yaşamına daha yakından bakma cesareti gösterdiğinde; kendisini yargılamadan, anlayarak ve kabul ederek ilerlemeyi öğrenir. Bu kabul, insanın içsel huzuruna giden yolda önemli bir adımdır. Kişinin duygularını, düşüncelerini ve yaşantılarını fark etmesi ve kendisini kabul etmesi değişimin en açık göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilir.


