Küçükken ‘eve gitmek’ ya da ‘evde olmak’ somut bir kavramdı. Arabayla evine döndüğün sokak, bir oda, mutfaktan gelen yemek kokusu… Ancak yetişkinlikte ‘evde olmak’ bu şekilde hissettirmeyebilir; bazen insan, yıllardır yaşadığı odasında bile kendisini misafir gibi hissedebilir. Özellikle taşınma, göç, kimlik değişimleri ve kayıplar sonrasında ‘ev’, bir adresten çok, güvenli bir psikolojik alan arayışına dönüşebilir.
Psikoloji alanında ‘psychological home’ kavramı, ‘ev’ olarak tanımladığımız şeyin yalnızca fiziksel mekanlardan oluşmadığını vurgular. Bir yerin ‘ev’ gibi hissedilmesi, kişinin o alanda ne kadar güvende, rahat ve kendisi gibi hissedebildiği ile ilişkilidir. Bu nedenle bazı insanlar yıllardır yaşadıkları evde huzursuz ve tetikte hissederken, bazıları ise kısa süreli bile olsa kaldıkları ortamlarda sakinleşebilir. Aslında ev hissi, dört duvar arasında olmaktan çok, sinir sistemimizin verdiği tepkiyle ölçülebilir. Devamlı tetikte olmamak, kendini belli etmek zorunda kalmamak ya da sadece var olabilmek; bireylerin bir yere aidiyet geliştirmesini kolaylaştırabilir. Bu durum, ait olma isteğinin yalnızca sosyal değil, aynı zamanda psikolojik bir güvenlik arayışıyla da bağlantılı olduğunu düşündürür.
Özellikle yetişkinliğe geçiş döneminde bu ‘ev’ hissi daha karmaşık bir hale gelebilir. Çocukluk döneminde ait olunan yerler genellikle net ve somut mekanlardır; aile, rutinler veya tanıdık insanlar, bu güvenlik hissini pekiştirebilir. Ancak yaş ilerledikçe değişen şehirler, taşınılan ülkeler, değişen insan ilişkileri ya da kimlik dönüşümü; ait olma hissini de dönüştürebilir. Bu nedenle bazı bireyler, yıllarca yaşadıkları evde bile kendilerini bir anda geçici ve yabancı biri gibi hissedebilirler. Çünkü asıl özlenen ve aranan şey, somut bir mekandan çok, o alanın içinde hissedilen duygular ve süreklilik hissidir. İnsan, geçmişteki evini değil, o evde yaşadığı hisleri özlüyor olabilir. Genellikle göç deneyimi yaşamış kişilerde bu durum daha belirgin hale gelir. Çünkü birey, kendini aynı anda hem yeni evine ait hisseder hem de eski evine dönmenin özlemini yaşar. Ancak eski evine dönse bile artık oraya tam olarak ait hissedemeyeceğini de bilir.
Ev hissinin bazı insanlar için neden daha güçlü ya da hassas olabileceğini anlamamızda ‘bağlanma kuramı’ (attachment theory) yardımcı olabilir. Bu kurama göre, çocukluk döneminde bakım veren kişiyle çocuk arasında kurulan ilişki, bireyin aidiyet ve güvenlik algısının temellerini oluşturur. Çocuğun ihtiyaçlarının düzenli karşılandığı, duygularının tanındığı ve kabul gördüğünü hissettiği bir ortam; onun dünyayı daha güvenli bir yer olarak algılamasını sağlayabilir. Bu nedenle çocuk için ev, yaşanılan yer olmaktan çok, aynı zamanda sığınabileceği ve kendini güvende hissedebileceği bir ‘güvenli alan’ haline gelir.
Fakat her bireyin bu konudaki deneyimleri aynı şekilde değildir. Sürekli eleştirilen, duygusal olarak tanınmayan ve karşılaşacağı olayları kestiremeyen bir ortamda gelişimini sürdüren kişiler, ev kavramını daha karmaşık olarak tanımlayabilir. Bu durumlarda kişi, fiziksel olarak güvende hissettiği alanlarda bile zihninde tetikte olabilir. Bu tetikte hissetme hali, yetişkinlikte de devam edebilir. Birey, kendi evinde, yıllardır yaşadığı ortamda bile tam anlamıyla rahatlayamadığını hissedebilir. Bunun sebebi çoğu zaman mekanla ilgili değil, geçmiş deneyimlerin sinir sistemimiz üzerinde bıraktığı derin izlerdir.
Elbette bu, çocukluk deneyimlerinin kişinin tüm hayatını belirlediği anlamına gelmez. İnsan ilişkileri sayesinde değişebilir, aidiyet algısı geliştirebilir ve zamanla birey, kendini daha güvende hissedebileceği ortamlar yaratabilir. Ancak ev hissinin yalnızca bir posta koduyla açıklanamayacağını anlamak, bazen neden hiçbir yere ait hissedemediğimizi açıklamaya yardımcı olabilir.
Aidiyet hissi sabit bir özellik değildir. İnsan, yaşam boyunca birçok farklı deneyim edinir; kurduğu ilişkiler değiştikçe ve farklı çevrelere uyum sağladıkça ev kavramı da dönüşebilir. Yetişkinlik döneminde kişi, çocuklukta kendisine sunulan güvenlik hissini yeniden ‘tanımlama’ fırsatı bulur. Bazı insanlar için bu his, yakın arkadaşlar aracılığıyla gelişirken, bazıları için romantik ilişkiler önemli bir rol oynar. Ancak çember bu kadar dar değildir; güvenli alan gelişimi için ortak ilgi alanına sahip topluluklar bile önemli bir rol oynayabilir. Başka bir deyişle, aidiyet sadece bulunmayı bekleyen bir kavram değil; zaman zaman emek verilerek de oluşturulabilecek bir deneyimdir. Bu nedenle ev hissi, geçmişte olan bir yere duyulan özlem kadar basit bir kavram değildir. İnsan, yeni yaşam koşulları içinde de kendine ait olabileceği alanlar yaratabilir ve bu alanlar zamanla ‘yeni bir güvenli’ alan duygusunun temelini oluşturabilir.
Bu durum, göç eden bireylerde daha yaygın ve belirgin bir şekilde görülebilir. Başka bir ülkeye gelen kişi, başlangıçta doğal olarak yabancı hissedebilir; ‘orada ne yaptığını sorgulayabilir’. Ancak zamanla oluşan tanıdık günlük rutinler, kurulan ilişkiler ve küçük alışkanlıklar, kişinin bulunduğu yere güçlü bağlar geliştirmesine olanak tanıyabilir.
Bu noktada ev, bir adres olmaktan çok, artık kişinin kendini güvende ve ait hissedebileceği bir psikolojik alana dönüşür. Ev kelimesi, kişiler tarafından birçok anlama sahip olabilir; ancak asıl önemli olan, eski evlerimize geri dönmek değil, kendimizi evimiz gibi hissedebileceğimiz bir yer bulmayı öğrenmektir.


