Sevgi Varsa Neden Hâlâ Kaygılıyım? "Bazen sorun sevginin eksikliği değil, belirsizliğin fazlalığıdır." Bazı ilişkilerin içinde sevildiğimizi biliriz. Karşımızdaki kişinin istikrarlı davranışlarıyla, ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda olmasıyla ya da her arkamıza baktığımızda orada olacağını hissettirmesiyle… Bunu kelimelere dökmek zor olabilir. Bir histir; belki de yalnızca o ilişkinin içinde olanların anlayabileceği bir his. Karşımızdaki kişi sevgisini davranışlarıyla hissettirmiştir. Buna rağmen bazen zihnimiz sakinleşmez. Çünkü sevildiğimizi bilmek her zaman kendimizi güvende hissettiğimiz anlamına gelmeyebilir. Tek bir geciken mesaj, beklenmeyen bir sessizlik ya da alışık olmadığımız bir davranış, bir anda zihnimizde onlarca soruyu harekete geçirebilir. "Acaba bir şey mi oldu?" "Bana mı kırıldı?" "Yoksa benden uzaklaşıyor mu?" Peki, sevildiğimizi bildiğimiz hâlde zihnimiz neden bu kadar kolay kaygıya sürüklenebiliyor? Belki de sorun sevildiğimizi bilmemek değildir. Bazen asıl zor olan, ne olacağını bilememektir. Çünkü insan zihni belirsiz kalan durumları anlamlandırmaya çalışır. Elindeki bilgiler yeterli olmadığında ise boşlukları tahminlerle doldurur. İşte bu yüzden bazen bizi kaygılandıran şey yaşanan olayın kendisi değil, o olayın ne anlama geldiğini bilememektir. Aslında bu durum yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı değildir. Ailemizle, arkadaşlarımızla, iş arkadaşlarımızla ya da partnerimizle kurduğumuz her ilişkide zihnimiz benzer şekilde çalışır. Karşımızdaki kişinin davranışlarını anlamlandırmaya, bir sonraki adımını tahmin etmeye ve belirsiz kalan noktaları açıklamaya çalışır. Çünkü insan, değer verdiği ilişkilerde yalnızca sevilmeye değil, aynı zamanda kendini güvende hissetmeye de ihtiyaç duyar.
Zihnimizi Gerçekten Rahatlatan Şey Nedir? İnsanlar çoğunlukla zihnimizi rahatlatan şeyin sevgi olduğunu düşünür. Oysa sevgi kadar önemli olan başka bir ihtiyaç daha vardır: İlişkinin öngörülebilir olması. Elbette kimsenin geleceği görmesi ya da karşısındaki insanın her davranışını tahmin etmesi mümkün değildir. Burada bahsettiğim şey, karşımızdaki kişinin her zaman aynı davranması da değildir. Asıl önemli olan, ilişkinin genelinde kendimizi sürekli "Acaba şimdi ne olacak?" diye sorgulamak zorunda hissetmememizdir çünkü bazen bizi rahatlatan şey yalnızca sevildiğimizi bilmek değil, o sevginin ilişki içinde tutarlı bir şekilde hissedilebilmesidir. Bu yazıda bu durumu "duygusal öngörülebilirlik" kavramıyla açıklamaya çalışacağım.
Duygusal Öngörülebilirlik Neden Bu Kadar Önemli? Düşünün… Birbirini çok seven iki insan, ikisi de ilişkiyi sürdürmek istiyor, ikisi de ayrılmak istemiyor. Buna rağmen taraflardan biri kendini güvende hissederken, diğeri sürekli kaygı yaşıyor. Peki aralarındaki fark ne? Gerçekten sevginin miktarı mı, yoksa sevginin nasıl hissettirildiği mi? Bu sorunun cevabını anlamaya çalışan araştırmacılar, ilişkilerde yaşanan kaygının yalnızca sevginin varlığıyla açıklanamayacağını öne sürmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, ilişkinin ne kadar öngörülebilir hissedildiğinin de duygusal güven üzerinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. İletişim araştırmacısı Sandra L. Knobloch'un geliştirdiği "ilişkisel belirsizlik" yaklaşımı, bireylerin ilişkiye, partnerlerine ve ilişkinin geleceğine ilişkin taşıdıkları belirsizliklerin, ilişki deneyimini etkileyen önemli psikolojik süreçlerden biri olduğunu öne sürmektedir. Araştırmalar, ilişkisel belirsizliğin artmasının olumsuz duygular ve ilişkide yaşanan türbülans ile ilişkili olduğunu göstermektedir.
Belirsizlik Beyni Neden Bu Kadar Zorlar? Belirsizlik, yalnızca cevabını bilmediğimiz durumlarla karşılaşmak değildir. Aynı zamanda zihnimizin sürekli anlam üretmeye çalıştığı bir süreçtir. İnsan beyni, eksik kalan bilgileri tamamlamaya ve geleceği öngörmeye eğilimlidir. Ancak yeterli bilgiye sahip olmadığında bu süreç daha fazla zihinsel çaba gerektirir. Bu nedenle belirsizlik, yalnızca "bilmemek" değil, aynı zamanda zihinsel bir yük haline gelebilir. Psikolog R. Nicholas Carleton, belirsizliğe tahammülsüzlüğü (intolerance of uncertainty) kaygıyı sürdüren temel psikolojik süreçlerden biri olarak ele almaktadır. Carleton'a göre insanlar yalnızca olumsuz sonuçlardan değil, bilinmeyenle karşı karşıya kalmaktan da yoğun biçimde zorlanabilir. Belirsizlik yalnızca bireysel kaygıyı artırmakla kalmaz, aynı zamanda kişilerarası ilişkilerde davranışlarımızı da etkileyebilir. Belirsizlik arttıkça kişiler daha fazla güvence arayabilir, partnerlerinin davranışlarını daha sık analiz edebilir ya da olumsuz senaryolara daha kolay yönelebilir. Bu durum çoğu zaman ilişkinin kendisinden değil, belirsizliğin yarattığı zihinsel yükten kaynaklanır. Hatta belirsizlik, sonucu henüz olumsuz olmasa bile zihinde tehdit algısını canlı tutabilir. Bu nedenle kaygıyı artıran şey her zaman yaşanan olayın kendisi değil, olayın nasıl sonuçlanacağını bilememektir. Sosyal psikolog Arie Kruglanski'nin "bilişsel kapanış ihtiyacı" kuramına göre insanlar belirsizlik durumlarında mümkün olan en kısa sürede netliğe ulaşma eğilimindedir. Çünkü belirsizlik uzadıkça zihinsel yük artar ve kişi eksik bilgileri kendi varsayımlarıyla tamamlamaya başlayabilir. Bu durum özellikle kişilerarası ilişkilerde, belirsizliğin kaygıyı artırmasının nedenlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Belirsizlik Her Zaman Gerçeği Göstermez Belirsizlik yaşadığımızda zihnimiz çoğu zaman eksik bilgileri gerçeklerle değil, olasılıklarla doldurur. Bu nedenle geciken bir mesaj, kısa bir sessizlik ya da beklenmedik bir davranış çoğu zaman yaşanan olaydan daha büyük anlamlar kazanabilir. Oysa zihnimizin ürettiği senaryoların her zaman gerçeği yansıtması gerekmez. Belirsizlik arttıkça olumsuz ihtimallere odaklanma eğilimimiz de artabilir. Elbette hiçbir ilişki tamamen öngörülebilir değildir. Her zaman yoğun dönemler, yanlış anlaşılmalar ya da iletişimin aksadığı zamanlar olabilir. Burada önemli olan, belirsizliğin hiç yaşanmaması değil; yaşandığında açık iletişim ve karşılıklı çabayla yönetilebilmesidir. Çünkü güven, sorunların hiç yaşanmadığı ilişkilerde değil; sorunların nasıl ele alındığında inşa edilir.
Duygusal Güven Nasıl Oluşur? İnsanlar duygusal güveni çoğu zaman romantik jestler ya da güzel sözlerle ilişkilendirir. Oysa psikolojik güven, çoğu zaman çok daha küçük ama tutarlı davranışlarla inşa edilir. Burada önemli olan, hayatımızın her ayrıntısını paylaşmak değildir. Asıl önemli olan, karşımızdaki kişinin kendisini sürekli belirsizlik içinde hissetmesine neden olacak boşluklar bırakmamaktır. Duygusal güven; gerektiğinde açık iletişim kurabilmek, önemli konuları saklamak yerine dürüstçe paylaşabilmek ve ilişki içinde genel olarak öngörülebilir bir tutum sergileyebilmektir. Böyle olduğunda kişi yalnızca sevildiğini değil, aynı zamanda ilişkide kendini güvende hissetmeye de başlar. Çünkü insan zihni mükemmelliği değil, tutarlılığı arar. Tutarlılık, ilişkinin her zaman aynı şekilde ilerlemesi anlamına gelmez. Asıl önemli olan, değişen koşullar içinde bile iletişimin güven duygusunu koruyabilmesidir. Bazen tek bir açıklama, belirsizliği ortadan kaldırmaya yetebilir. Önemli olan açıklamanın uzunluğu ya da sıklığı değil; karşı tarafın zihninde oluşabilecek gereksiz soru işaretlerini azaltabilmesidir. Çünkü çoğu zaman insanı rahatlatan şey sürekli haber almak değil, ilişki içinde neyle karşılaşacağını genel olarak öngörebilmektir. İlişkilerde güven, kusursuz iletişimden ya da her an her şeyi bilmekten doğmaz. Asıl önemli olan, belirsizliklerin açık iletişim ve tutarlı davranışlarla yönetilebilmesidir. Çünkü insan zihni yalnızca sevgiye değil, aynı zamanda öngörülebilirliğe de ihtiyaç duyar. Kendimizi güvende hissettiğimiz ilişkiler, her davranışı tahmin edebildiğimiz ilişkiler değil; belirsizlik karşısında yalnız bırakılmadığımız ilişkilerdir.
Kaynakça
- Carleton, R. N. (2016). Fear of the unknown: One fear to rule them all? Journal of Anxiety Disorders, 41, 5–21. https://doi.org/10.1016/j.janxdis.2016.03.011
- Knobloch, S. L. (2008). The content of relational uncertainty within marriage. Journal of Social and Personal Relationships, 25(3), 467–495. https://doi.org/10.1177/0265407508090869
- Knobloch, S. L., & Solomon, D. H. (1999). Measuring the sources and content of relational uncertainty. Communication Studies, 50(4), 261–278. https://doi.org/10.1080/10510979909388499
- Kruglanski, A. W., & Webster, D. M. (1996). Motivated closing of the mind: "Seizing" and "Freezing". Psychological Review, 103(2), 263–283. https://doi.org/10.1037/0033-295X.103.2.263
- Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change (2nd ed.). Guilford Press.


