Rüyalarımızın hayatımız için tuttuğumuz bir günlük olduğunu biliyor muydunuz? Belki kulağa ilginç gelebilir. Şöyle anlatayım.. Korkularınızı düşünün, duygularınızı düşünün. Düşünmeye devam edin, arzularınızı ve gereksinimlerinizi, umut ve hayallerinizi.. Daha sonra bir film şeridi gibi hayatlarınızın komik, üzücü, mutlu, korkularla dolu, heyecanlı anlarının gözlerinizin önünden hızlı bir şekilde geçtiğine odaklanın. Hatta bazı anıları yakalayamaz, bazı anıları da görmezden gelirsiniz. Bu anıların hepsi rüyalarda gerçek dışı, ilgi çekici, korkunç ve komik hallere bürünür. Bastırdığınız duygu ve düşünceler, unuttuğunuzu düşündüğünüz, her şey burada farklı kılıklara bürünerek sahne alır. Rüyaların yönetmeni, yazarı, rejisörü yolunda olan da rüyayı gören, yani sizsiniz.
Her gece uyuduğumuzda kendimizin yarattığı gizem dolu dünyaya yolculuk başlar. Gizemlerle dolu bir yolculuk serüveni. Bu yolculuktan döndüğümüzde bazen rüyaları unutur, bazen yüzleşmekten korkarak kaçar, bazen çığlık atarak uyanır, bazen bilinçli olarak rüyayı yönetir, bazen detaylara kadar aklımızda tutarız. Fakat çoğu zaman rüyalarımıza gereken dikkati vermiyoruz. Rüyadan uyandığımızda bazı geceler hissettiğimiz arzu duygusunu, suçluluk duygusunu, soğuk terler içinde uyanarak yaşadığımız çaresizlik duygusunu vd. es geçerek hayata devam ediyoruz, kahve eşliğinde arkadaşımıza anlatarak komik konu haline getiriyoruz, iyi diyelim iyi olsun, hayıra yorumlayalım diyerek kaçıyoruz. Peki, psikolojik açıdan rüyaların kendimizi tanıma potansiyeli olduğunu biliyor muyuz? Ya da şöyle sorayım.. Kim olduğumuzu biliyor muvuz? Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Düşünmemizi sağlayan ne kadar da çok soru var aslında.
Sigmund Freud ve Bilinçdışına Giden Kraliyet Yolu
Bilimin nesnellik ilkesinin öne çıkması ve gerçekçilik kriterinin vurgulanmasıyla birlikte, rüyaların, mantıksızlıkları ve öngörülemez özellikleri sebebiyle bir dönem boyunca rüyalar ya açıkça değersizleştirildi ya da mistik bir nitelikle etiketlendi. 20.yüzyılın başında, 1900 yılında, dünya psikoloji tarihinde hâlâ tartışmalı olmasına rağmen en büyüklerinden biri olarak kabul edilen Avusturyalı nörolog ve psikiyatrist Sigmund Freud, rüya deneyiminin insan ruh sağlığı açısından önemini yeniden ortaya koymaya çalıştığı “Rüyaların Yorumu” kitabını yayınladı. Ona göre rüyalar, “bilinçdışına giden kraliyet yoludur.” Bir kişi, günlük yaşamda iş yükü ve çoklu görev nedeniyle fark edilmeyen en acı verici, akut, yasak deneyimleriyle, arzularıyla ve anlamsal içerikleriyle karşılaşabilir. Ayrıca, psikoterapötik çalışmalarda rüyaları aktif bir şekilde kullanmaya başlayan ve uyku fantezilerinin gizli anlamlarını çözmek için özel bir metodoloji oluşturan Freud, her olay örgüsünün bir kişinin mevcut yaşamıyla doğrudan ilişkili olduğunu gösterdi. Bu nedenle, sorunların çözümünde rüyalar kilit rolunu oynayabilir.
Freud, hepimizin ruhsal gerilime (özellikle olumsuz gerilime) dayanamayacağını ve bu gerilimin serbest bırakılması için çabalar harcadığımızı iddia eder. Rüyalar, bu amaç için ideal bir seçenek olarak ortaya çıkar: Birey, kendisi hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünür ve endişe kaynağı sorunun çözüldüğü hissine kapılabilir. Örneğin, iş yerinde sürekli stresle mücadele eden bir çalışanı düşünelim: Herkese bu yoğun tempodan ne kadar keyif aldığını, işlerinin nasıl hızla ve verimli bir şekilde tamamlandığını anlatır. Uykusunda, günlük işleriyle ilgili başarılarını düşleyerek, patronunun takdirini kazandığını hayal eder ve bu başarıların getirdiği özgüvenle tatmin olur. Bu şekilde, çalışma hayatında başarı ve iş doyumu arasında bir denge kurarak, ihtiyaçlarını birleştirir: profesyonel başarı ve kişisel tatmin.
Carl Gustav Jung ve Kolektif Deneyim
Ve rüya psikolojisinden konuşursak, Jung’u da unutmamak gerek. Carl Gustav Jung, rüya psikolojisine kattığı önemli katkılarıyla tanınan İsviçreli bir psikiyatristtir. Jung, rüyaları sadece bireyin iç dünyasını değil, aynı zamanda kolektif insan deneyimini anlamak için bir anahtar olarak görmüş ve derinlik psikolojisi alanında özgün bir perspektif geliştirmiştir. Jung’un görüşü ile de bu yazıyı sonlandıracağım.
“Marie-Louise von Franz, Jung’un rüyaları yalnızca entelektüel bir teori olarak değil, aynı zamanda içsel ve bilinmeyen bir kaynaktan gelen etkileyici mesajlar olarak gördüğünü belirtir. Ona göre, Jung, rüyaların her birinin kendi eşsizliğini taşıdığına inanır ve bu nedenle her rüyanın anlamını keşfetmek için tekrar tekrar dikkatlice incelenmesi gerektiğini vurgular. Jung, binlerce rüyayı dinleyerek, en iyi yorumu yapabilmek için çaba gösterse de, rüyaların her zaman doğanın yaratıcı kaynağından gelen gizemli mesajlar olarak kaldığına inanır. Bu bağlamda, Jung, hiçbir rüyaya zoraki bir yorum getirilmemesi gerektiğini savunur; çünkü bir yorumun, rüyayı gören kişide özgürleştirici, farkındalıklı, “Tam da bu!” diyeceği bir etki yaratmadığı sürece yanlış olduğunu ifade eder.”
Diğer yazılarımda, rüyaları her yönüyle detaylı bir şekilde inceleyerek, bu önemli fenomenin içsel anlamlarını keşfedeceğiz. Artık rüyaların hayal gücünün bir ürünü olmadığını, ayrı ayrı var olan fanteziler olmadığını, tam tersine ruhun mevcut sorunlara ve deneyimlere bir tepkisi olduğunu anlamak bizim için önemlidir. Her rüya bir kitap sayfası kimi, neredeyse bir kütüphane dolusu düşünce barındırır – yazarın kişisel bir ifadesi ve bu ifadeyle ilişkilendirilmiş duygular içerir.


