Cumartesi, Mayıs 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Belki De Ait Olmak

Bazı insanlar vardır, nerede olurlarsa olsunlar içlerinde hep bir yabancılık, ait olmama hissi taşırlar. Uzun süre aynı şehirde yaşasa bile o şehrin sokaklarına bir türlü alışamaz, defalarca oturduğu masalarda bile bazen misafir gibi hissederler. Gittikleri yerlerde biraz eksik, döndükleri yerlerde ise biraz değişmiş olurlar. Bu yüzden geri dönüşler bile onlar için gerçek bir geri dönüş sayılmaz. Çünkü insan bazen bir yere geri döner ama aynı kendine dönemediğini fark eder; bir şeyler değişmiştir.

Belki de dünyada görünmez, adı konmamış bir topluluk vardır. Bu insanlar birbirini tanımaz ama içlerinde aynı duyguyu taşırlar: hiçbir yere tam olarak ait hissedememe. Bavullarını tamamen açamayan insanlar gibi düşünebiliriz; bir yanları hep başka bir şehirde, başka bir zamanda, başka bir hatırada kalmıştır. Bu yüzden bulundukları yere tamamen ait hissedemezler. Sanki hayatları hep bir eşiktedir; ne tam içerde ne de tam dışarda.

Aidiyet: Görünmeyen Mutlak İhtiyaç

Psikolojide aidiyet, bireyin en temel ihtiyaçlarından biri olarak kabul edilir. İnsan yalnızca fizyolojik ihtiyaçlarının karşılandığı bir eve değil, aynı zamanda kabul gördüğü, “buraya aitim” diyebileceği bir yere ihtiyaç duyar. Çünkü ait olmak, kişinin kimliğini ve dünya ile kurduğu bağı şekillendirir. Birey ait olduğu yerlerde daha güvende, daha görünür ve daha tamamlanmış hisseder. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre sosyal ihtiyaçlar (ilişki kurmak, ait olmak gibi) insanın beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarından hemen sonra gelir. Ait olma ihtiyacının karşılanmasının psikolojik iyi oluşu desteklemekten bilişsel işlevleri iyileştirmeye kadar birçok psikolojik faydası vardır.

Fakat modern dünyada bu duygu daha hassas ve kırılgan bir hale gelmiştir. Sürekli değişen şehirler, insanlar, ortamlar ve sosyal medya ile aynı anda maruz kalınan birçok hayat… İnsanlar artık sadece yaşadığı yere değil, zihninde taşıdığı onlarca farklı dünyaya bağlanıyor.

İki Dünya Arasında Kalmak

İnsan bazen çok sevdiği insanların yanında bile kendini uzak hissedebilir. Kalabalıkların içinde yalnızlık çekebilir. Çünkü ait olmak yalnızca fiziksel olarak o yerde bulunmak demek değildir; zihinsel ve duygusal olarak da o yerde olduğunu hissetmektir. Bazı insanların ise zihni hiçbir zaman tek bir yerde olmaz.

Psikolojide bu durum “arada kalmışlık” hissiyle açıklanır. Özellikle geçiş dönemlerinde (yeni bir şehre taşınırken, yeni bir işe başlarken, büyürken ya da kendi kimliğini inşa ederken) insan eski benliği ile yeni benliği arasında sıkışıp kalabilir. Bu süreçte kişi kendini iki dünya arasında asılı kalmış gibi hisseder. Ne geçmişi tamamen arkasında bırakabilir ne de yeni duruma, geleceğe tamamen yerleşebilir.

Özellikle birden fazla kültürle, şehirle, kimlikle büyüyen insanlar için ait hissedememe durumu daha derindir. Kişi bazen çocukluğunun geçtiği yere özlem duyar ama oraya geri döndüğünde oranın artık eskisi gibi olmadığını hisseder. Ama değişen tek şey o yer değildir; aslında kişinin kendisi de değişmiştir. Bir zamanlar “ev” dediği yer artık hafızasındaki bir anıya dönüşmüştür. İnsan en çok da bunu anlamakta zorlanır: Özlediği şey gerçekten o yer midir yoksa o yerde bıraktığı eski hali mi? Belki de ait hissedememenin en yorucu tarafı da budur. Sürekli eksik, yabancı hissetmek değil, hangi parçanın eksik olduğunu bilememek.

Bu yüzden bazı insanlar, hayatı boyunca elinde bir biletle istasyonlar arasında dolaşan yolcular gibidir. Her vardıkları yerde biraz soluklanırlar ama hiçbir şehir tamamen onların olmaz. Cam kenarında unutulmuş bavullar gibi içlerinde hep başka bir yere ait parçalar taşırlar. Bir tren yaklaşırken gitmek isterler, uzaklaşırken kalmak. Ne indikleri peron gerçekten bir varıştır onlar için ne de geride bıraktıkları yer tam anlamıyla bir geçmiş. Sanki hayat, ışıkları hiç sönmeyen büyük bir terminaldir; insanlar bir yerlere ulaşırken onlar hep geçiş hâlindedir.

İnsan Kaç Yere Ait Olabilir?

Belki de mesele gerçekten hiçbir yere ait olamamak değildir. Belki bazen insanın ruhu tek bir yere sığamayacak kadar büyür. Çünkü insan sadece yaşadığı yere ait olmaz; hatırlarına, değiştiği dönemlere, sevdiği insanlara, terk etmek zorunda kaldığı hislere de ait olur.

Çocukluğunu geçirdiğin şehirde bir parçanı taşırken, ilk kez özgür hissettiğin şehirde de başka bir parçanı taşırsın. Bir yerde öğrendiğin bir kelime, başka bir ülkede kurduğun dostluk, başka bir anın kokusu, başka insanların sende bıraktığı hisler…

İnsan fark etmeden kendisini birçok yere dağıtır. Belki de bu yüzden bazı insanlar köklerini tek bir yerde hissetmezler. Çünkü içlerinde aynı anda birden fazla hayat taşırlar. Yeni bir yere alışmaya çalışırken geride bıraktıkları başka bir yerin özlemi sessizce omuzlarına dokunur. Döndüklerinde bile tam anlamıyla dönmüş hissedememelerinin sebebi de budur; geride bıraktıkları kendine ait olan parçaları vardır. İnsan eski yerlere geri dönebilir ama eski haline geri dönemeyebilir. Ve belki de aidiyet dediğimiz şey sandığımız kadar kesin bir kavram değildir.

“Ait olmak tek bir şehirde eksiksiz hissetmek değil, parçalarının dağıldığı yerleri içinde taşıyabilmektir belki de.”

Rümeysa Köse
Rümeysa Köse
Rümeysa Köse, Ordu Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümünden mezun olmuş bir psikolojik danışmandır. Eğitim sürecinde farklı kurumlarda edindiği uygulamalı deneyimleri, güncel kuramsal yaklaşımlarla harmanlamaktadır. Hâlihazırda özel bir kurumda psikolojik danışman olarak çalışmalarını sürdürmektedir. İlgi alanlarında bireyin iç dünyasını şekillendiren düşünce süreçleri, ilişkisel örüntüler ve psikolojik farkındalık gibi temalar bulunmaktadır. Psychology Times bünyesinde, psikolojik olguları derinlemesine ele alan ve kuram ile yaşam deneyimi arasında anlamlı bağlar kurmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar