Perşembe, Aralık 4, 2025

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bağlanmak ya da Bağlanamamak: Psikanalitik Bir Bakış

Hepimiz doğumumuzdan itibaren bir bağlanma sistemi ile dünyaya gözlerimizi açarız. Bu sistem sayesinde yaşamımız boyunca çevremizdeki diğer insanlarla bağ kurmamız mümkün hale gelir. Kendimizi bir tehdit durumu altında hissettiğimizde kaygı ya da üzüntü hissederiz ve bu sistemimiz aktif hale gelir. Böyle durumlarda bağlandığımız figürümüze yakınlık kurmak isteriz. Böylece kendimizi daha rahat ve güvende hissederiz.

Yaşamımız boyunca kurduğumuz arkadaşlık ilişkileri ve romantik ilişkilerimiz, yetişkinlik dönemimizdeki bağlanma figürümüzü temsil ederler. Bağlanma teorisinin kuramcısı Bowlby, bir bebeğin birincil bakım vereniyle yakınlık kurması ve devam etmesi için gösterdiği her türlü davranışı bağlanma davranışı olarak tanımlamaktadır.

Birincil bakım veren kişi bebeğin bu sinyallerine duyarlı olup yanıtlarsa, bebek birincil bakım vereninin güvenli bir liman olduğunu algılar. Böylece başkalarına da güvenebilir ve çevresini keşfetmeye yönelebilir. Ancak birincil bakım veren bebeğin verdiği sinyallere tutarlı yanıtlar veremediği zaman bebek güvenli bir bağ geliştiremez.

Bağlanma teorisine göre bağlanma figürünün ulaşılmazlığı hem bebek hem de yetişkinlerin kaygı ve güvensizlik göstermesinin belirleyicisidir. Güvenli bağlanma geliştiremeyen bebekler, dünyayı tehlikeli, öngörülemeyen tehditlerle dolu bir yer olarak algılar.

Psikanalitik Kuramda Bağlanma

Peki siz hiç düşündünüz mü; bağlanma nedir?
Bir ihtiyaç mı, bir alışkanlık mı, yoksa varlığımızın temelinde yatan bir tür çağrı mı?

Psikanalitik bakış açısı, bağlanmayı yalnızca bir davranış değil, ruhsal yaşamın en erken evrelerinde kurulan ilk ilişkisel temsillerin bir yankısı olarak görür. Burada sevgi, kaygı, tutunma ve kayıp gibi temalar yalnızca dış dünyaya değil içsel dünyaya da aittir.

Bağlanmadan bahsederken psikanalitik kuramın köklerine dönmeden yol almak pek mümkün değildir. Freud’un oral dönem olarak adlandırdığı ilk gelişim evresi, bebeğin annesiyle kurduğu temel ilişkinin bedensel haz ve ihtiyaç doyumuyla ne kadar iç içe olduğunu gözler önüne serer.

Ancak burada yalnızca memeye yönelen bir açlık değil, aynı zamanda dünyayla kurulan ilk ilişki, ilk “öteki”yle yaşanan bir birlik hali vardır. Malenie Klein, bu erken kurulan ilişkinin sadece dış dünya ile değil aynı zamanda iç dünyada da temsil edilen “iyi” ve “kötü” nesnelerle dolu olduğunu savunarak bu bağın bilinçdışı temsillerle ne kadar yüklü olduğunu ortaya koyar.

Winnicott ise bu ilişkinin sürekliliğini sağlamak için bebeğin **“yeterince iyi bir anne”**ye ihtiyaç duyduğunu söyler. Annenin hem duygusal hem de fiziksel olarak orada olması, çocuğun kendi benliğini oluşturabilmesine zemin hazırlar. Onun “tutma” ve “geçiş nesnesi” kavramları, bağlanmanın yalnızca bir kişiye değil o kişinin verdiği güvenlik hissine ve duygusal tutarlılığa bağlanmak olduğunu gösterir.

Psikanalitik Yaklaşımlardaki Tartışmalar

Tüm bu fikirler, Bowlby’nin bağlanma kuramına yön verirken; psikanalitik camiada çeşitli tartışmaları da doğurmuştur. Özellikle Anna Freud ve Malenie Klein gibi psikanalistler, Bowlby’in bilinçdışı süreçleri geride bıraktığını söyleyerek onu eleştirmiştir.

Yine de bağlanma, psikanalitik kuramın belleğinden silinmeyen bir izdir; ilk temastan kopuşa, anneden ayrılığa ve her yeni ilişkide o ilk kaybı yeniden yazma çabasına açılan bir kapıdır.

Bağlanma sadece bebekliğimizde kalmış bir anı ya da bir gelişim dönemi değildir. Yetişkinlikte ve hatta terapötik ilişkide de kendini tekrar eden bir duygulanım izidir.

Aktarım, Karşıt Aktarım ve Bağlanma Dinamikleri

Bazen bir danışanın sessiz kalışı, terapistin içinde anlam veremediği bir terk edilme hissini tetikler.
İşte o anda görünmez bir bağ kurulur: aktarım ve karşıt aktarım ilişkileri.
Çünkü erken bağlanma deneyimleri yalnızca geçmişte yaşanmaz; şu anımıza sızar ve şimdimizi şekillendirir.

Sevilmeye layık olabilme arzusu, reddedilme korkusu, yakınlık ihtiyacı veya temastan kaçınma eğilimi, ilk bakım verenimiz ile kurduğumuz ilişkinin bilinçdışı yankılarıdır.

Klinik süreçte, bazen bir sözcüğün ne kadar ağır olduğu serbest çağrışım ile açığa çıkar.
Bazen de bir rüya sırasında tanıdık bir figür, bağlanma örüntümüzün gizli haritasını gözler önüne serer.

Terk edilme fantezileri, kırılgan bir özdeğer algısına sahip olmak, narsistik yaralanmalar ya da ilkel savunma mekanizmalarıyla örülmüş ilişkiler
Tüm bunlar, kişinin bağ kurmak ile korunmak arasında sıkıştığı yerlerde yeniden görünür hale gelir.

Bağlanma travması da her zaman görünen bir açık kayıptan doğmaz; bazen hiç yaşanamamış bir temasın eksikliği de bağlanma travmasının kaynağı olabilir.
Psikanalitik yaklaşım, bu eksik temasın yasını tutmaya ve eğer mümkünse bu temasla yeniden karşılaşmaya alan açar.

Lacanyen Kuramda Bağlanma

Son olarak Lacanyen kuramda bağlanma, yalnızca iki kişi arasında kurulan bir bağdan ibaret değildir.
Ötekinin bakışıyla şekillenen, dilin içinde var olan bir öznenin arzuyla kurduğu bir ilişkidir.

Bebeğin aynada kendine bakarken kurduğu o ilk bütünlük yanılsaması, aslında ötekinin arzusu aracılığıyla biçimlenir. Bu yüzden bağlanma, benliğin kuruluşuna içkindir.
Yani bağlanma, eksik olan şeyi tamamlama çabasıyla değil, o eksikliğin etrafında dönen bir arzu düzeniyle kurulur.

Sonuç: Bağlanma ve Kendilik Arasındaki İnce Hat

Aslında sonuç olarak bağlanma yalnızca başka bir kişiye ihtiyaç duymak değildir. Görülmek ve tanınmak arzusu da taşır.
Bu yüzden bağlanma, aynı zamanda kim olduğumuzu da içerir.

Psikanaliz bunu çözümlemekle kalmaz; eksik kalan cümleleri duymaya, sessiz kalan yerleri konuşmaya davet eder bizi.
Bazen bir rüyada terk ediliriz, bazen ise bir sessizlikte. Üstelik her defasında yeniden bağlanmayı arzulayabiliriz.

Bazen bir insana, bazen bir söze, bazen bir şehre, bazen de bir anıya…
Ve bazen de kendimizin kayıp bir parçasına.

Belki de bağlanma sadece başkasına değil, kendi içimizde yeniden yuva kurabilmenin adıdır.
Ama o yuva hiç var olmuş muydu gerçekten?
Yoksa hep bir eksikliğin çerçevesinde mi döndük?

Kaynakça

Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Basic Books.

Freud, S. (1925/1961). An Autobiographical Study. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Vol. 20, pp. 7–74). Hogarth Press.

Klein, M. (1946). Notes on Some Schizoid Mechanisms. International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99–110.

Winnicott, D. W. (2020). Olgunlaşma Süreçleri ve Destekleyici Çevre (İ. Ergüden, Çev.). Pinhan Yayıncılık.

Lacan, J. (2023). Écrits (B. Fink, Çev., Türkçe baskı: H. A. Kara). Metis Yayınları.

Doğa Öykü Katrancıoğlu
Doğa Öykü Katrancıoğlu
Doğa Öykü Katrancıoğlu, Hacettepe Üniversitesi’nde Psikoloji bölümü 4. sınıf öğrencisidir. Lisans hayatı boyunca çeşitli derneklerde, ODTÜ’de ve özel kliniklerde yetişkin, ergen ve çocuk alanında stajlar yapmıştır. Psikanaliz, kabul kararlılık terapisi (ACT), toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve sanat terapisi alanlarında özel ilgi duymakta ve eğitimler almaktadır. Aynı zamanda çeşitli dernekler, topluluklar, bloglar ve benzeri yapılarda gönüllü faaliyetlerde bulunmuştur. Lisansının başından beri farklı dergilerde ve dijital mecralarda psikoloji alanında özellikle psikanaliz ve algı konularında yazılar kaleme almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar