Aşk nedir? Muhtemelen her yerde duyduğumuz bir sorudur, cevabını bulmak ise bir o kadar zordur. Tabii ki aşkı deneyimleyenler bazen cevap olarak “onunla mutlu olmak”, “ortak özelliklerin olması”, “istediğim görünüşe uygun olması” gibi ifadeler kullanır. Ancak bunlar aşkın tanımı değil, aşkın halleridir. Aşk biyolojik, psikolojik, fizyolojik, evrimsel ve genetik birçok alanda tanımlanabilir. Ancak hiçbiri ortak bir tanım vermez. Kişiye özgü bir süreçtir, dinamikler benzer olsa da tesir ettiği deneyimler farklıdır. Bu yazıda aşkı ele alırken, aşk duygusunun patolojik ya da takıntı boyutuna gelmesinin nedenlerini bağımlılık üzerinden anlamaya çalışacağız.
Şimdi devam edelim ve yeniden aşka dönelim. Aşk deneyiminizi hatırlayın, o olmadan nefes alamadığınızı sandığınız, hayatınızı milat gibi “ondan önce” ve “ondan sonra” diye ayırdığınız o hali, onu görünce kalbinizin kulaklarınızdan çıkacakmış gibi atması… Ayrıldığınızda ise içinizde sizi var eden her şeyin anlamını yitirmesi, gidişiyle birlikte kendinizden de bir parçanın gittiğini ve geriye boş bir beden kaldığını hissetmeniz… Evet, bunlar da aşkın hallerinden.
Bağımlılığın Tanımı ve Aşkla Paralelliği
Şimdi de bağımlılığın tanımına bakalım. Bağımlılık, American Psychiatric Association tarafından yayımlanan DSM-5’te, kişinin bir maddeye ya da davranışa yönelik kontrolünü kaybetmesi, olumsuz sonuçlara rağmen sürdürmesi, yoğun istek ve yoksunluk belirtileri göstermesi olarak tanımlanır. Ne kadar paralel, değil mi?
Aşk deneyimi sırasında beyinde çok yüksek miktarda dopamin salgılanır. Beyin, bu kadar yoğun ve kısa sürede gelen bu haz karşısında adeta şaşkına döner. Çünkü beyin aslında hayatta kalmak için önemli olan şeylerde bu ödül sistemi mekanizmasını kullanır. Ama aşk ise bu sistemi adeta hackler. Artık yemek, üreme, güvenlik değil, bir insandır beynin dopamin kaynağı. Ama kaynak farklı diyeceksiniz. Beyin nasıl ve neden düşünsün ki dopamin kaynağını? O dopaminin yüksekliğiyle ilgilenir sadece. Dopamin arttıkça beyin o deneyimi tekrar etmek ister. Ödül sistemi hassaslaşır, dikkat o kişiye kilitlenir, diğer şeyler önemini kaybetmeye başlar. Aynı zamanda prefrontal korteksin (yani karar verme ve mantık yürütme alanının) etkisi görece azalır, bu yüzden “mantıklı düşünemiyorum” farkındalığı ortaya çıkar.
Neden Bağımlı Gibi Oluruz?
Peki neden bağımlı gibi oluruz? Çünkü beyin bu kadar yüksek dopamin seviyesini “referans nokta” olarak almaya başlar. Artık o kişi yoksa ya da o his gelmiyorsa, normal hayat düz ve anlamsız gelir. Bu da bağımlılıktaki yoksunluk süreci benzeri bir tablo yaratır. Kişi huzursuz olur, sürekli düşünür, odaklanamaz. Mesela bu yüzden uykusuzluk görülebilir çünkü beyin sürekli o uyaranı arar ve kendini kapatamaz. İştah değişebilir, çünkü ödül sistemi tek bir kaynağa yönelmiştir. Aynı düşüncelerin tekrar tekrar zihne gelmesi (ruminasyon) artar. Yani kişi sadece duygusal olarak değil, nörobiyolojik olarak da o deneyime bağlanır. Aşık olan kişi için artık hayatın geri kalanı gözüne görünmez hale gelir. O kadar zirveye çıkmıştır ki, neden aşağıyı görmeye ihtiyaç duysun ki?
Eğer şanslıysa, karşılık bulur ve bir birliktelik yaşar. Araştırmalar aşkın bu yoğun halinin bir ömrü olduğunu söyler. Örneğin Helen Fisher’ın çalışmaları, romantik aşkın yoğun evresinin genellikle 12–18 ay sürdüğünü göstermektedir. Bu süreçten sonra beyin bu dopamin seviyesine alışır ve yavaş yavaş sönmeye geçer. Bu doğal bir süreçtir. Şanslıysanız bu sönme bir kayıp değildir. Sevgiye, saygıya ve bağlanmaya dönüşür. Bu noktada oksitosin devreye girer ve ilişki daha sürdürülebilir bir hal alır. Bu, “ömürlük aşk” diye tarif edilen şeydir.
Aşkın Patolojik Boyutu ve Döngü
Ancak şanslı değilseniz (?) ve maşuk sizin aşk deneyiminize karşılık vermezse ya da yanınızda olmazsa, işte o zaman aşk bir anda yere çakılır. Yavaş yavaş sönmez, tam tersine, zirveden düşer. Bu çok vurucu olur. Çünkü beyin hala o zirveyi referans alıyordur ama artık o haz yoktur.
İşte burada bir döngü vardır. Kişi ya tamamen uzaklaşacaktır ya da küçük küçük uyaranlarla o hissi yaşatmaya çalışacaktır. Bir gülüşü, bir haberi, bir yoldan geçtiğini duymak, bir mesaj ihtimali, hatta sadece hayali bile ona uyarandır. Bu küçük uyaranlar dopamini yeniden yükseltir ve kişiyi tekrar o zirveye yaklaştırır. Ama bu küçük uyaranlar hep aynı seviyede kalırsa, dopamin sürdürülemez. Bu yüzden kişi daha fazlasını ister, daha sık düşünür, daha çok bağlanır. Artık mesele o kişi değil, o hissin kendisidir. Aşktan bahsediyorum tabii. Pardon, nörobiyolojik bağımlılık mıydı…
Kaynakça
-
American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5. baskı). American Psychiatric Publishing.
-
Fisher, H. E. (2004). Why we love: The nature and chemistry of romantic love (Neden severiz: Romantik aşkın doğası ve kimyası). Henry Holt and Company.
-
Fisher, H. E., Aron, A., & Brown, L. L. (2005). Romantik aşk: eş seçimi için bir sinirsel mekanizmanın fMRI çalışması. The Journal of Comparative Neurology, 493(1), 58–62. https://doi.org/10.1002/cne.20772
-
Volkow, N. D., & Morales, M. (2015). Uyuşturucular karşısında beyin: ödülden bağımlılığa. Cell, 162(4), 712–725. https://doi.org/10.1016/j.cell.2015.07.046
-
Koob, G. F., & Volkow, N. D. (2016). Bağımlılığın nörobiyolojisi: bir nörosirküit analizi. The Lancet Psychiatry, 3(8), 760–773. https://doi.org/10.1016/S2215-0366(16)00104-8


