İnsan yaşamın ilk anlarından itibaren fiziksel, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarla birlikte dünyaya gelir. Bu ihtiyaçların karşılanması, bireyin yaşamla kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. Ancak bu ihtiyaçlar arasında en derin ve bazen de görünmez olan bir ihtiyaç vardır: Ait olma ihtiyacı.
Ait olma ihtiyacı yalnızca bir çevrede bulunmak değil bir ilişki içinde var olabilmek, kabul görmek, değerli hissetmek, anlaşılmak, bir insanla bağ kurabilmek ve kurduğu bu bağlar içinde kendini anlamlandırma çabasıdır. İnsan yaşamı ilerledikçe ait olma ve anlamlandırma çabası daha da görünür hale gelir. Birey, kurduğu ilişkiler, yaptığı seçimler ve karşılaştığı yaşam deneyimleri aracılığıyla kendi varlığını anlamlandırmaya çalışır.
Peki, insan neden sadece yaşamakla yetinmez de anlam arar? Bu soru insanın varoluşuna dair en temel sorgulamalarından biridir. Varoluşçu psikoloji tam da bu noktada insanın sadece biyolojik bir varlık olmadığını; seçimleri, özgürlüğü ve sorumluluklarıyla kendi anlamını inşa eden bir varlık olduğunu vurgular.
Varoluşçu Psikoloji Nedir?
Varoluşçu psikoloji insan yaşamını, seçimlerini ve anlam arayışını merkeze alan bir psikoloji yaklaşımıdır. Bu yaklaşım insanı yalnızca davranışları, geçmiş deneyimleri ya da çevresel koşulları üzerinden açıklamaya çalışmaz. İnsanın dünyayı nasıl gördüğünü, nasıl deneyimlediğini, yaşamına nasıl anlam verdiğini ve varoluşunu nasıl şekillendirdiğini anlamaya odaklanır.
Varoluşçu psikolojiye göre insan belirli koşullar içinde dünyaya gelir (doğduğu aile, kültürel çevre, sosyoekonomik durum vb.). Ancak bu koşullar insanın yaşamının tamamını belirlemez. Çünkü insan içinde bulunduğu koşulların ötesine geçebilen, seçimleriyle kendi yaşamını şekillendirebilen bir varlıktır. Varoluşçu psikoloji, bireyin bu özgürlüğünü ve beraberinde gelen sorumluluğu merkeze alır. Bu noktada anlam arayışı insanın kendi yaşamına yön verme çabasının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar.
Varoluşun Temel Meseleleri
Varoluşçu psikoloji aynı zamanda insan yaşamının kaçınılmaz gerçekliklerine de dikkat çeker. Bu gerçekliklerle yüzleşmek çoğu zaman kaygı ve korku yaratır. Oysa insanın kendini tanıyabilmesi yaşamına anlam katabilmesi ve seçimler yapabilmesi için bu gerçekliklerle yüzleşmesi gereklidir. Varoluşçu psikoloji bu gerçeklikleri dört temel kavram üzerinden açıklamaktadır.
1. Ölüm: Varoluşçu psikolojinin ele aldığı en temel ve kaçınılmaz gerçekliklerden biridir. İnsan diğer canlılardan farklı olarak ölümlü olduğunu, yaşamının bir gün son bulacağını bilen tek varlıktır. Bu gerçekliğin bilinmesine rağmen üzerine pek konuşulmayan ve düşünülmeyen bir alandır. İnsan çoğu zaman ölüm gerçeğiyle ancak bir kayıp yaşadığında yüzleşir. O an ölümün varlığı kendisini güçlü bir şekilde hissettirir. İnsan o zaman zamanın ne kadar kıymetli olduğunu fark eder. Bu farkındalık insanın ertelediği planların önem kazanmasına ve “hayat çok kısa” düşüncesinin yoğunlaşmasına neden olur. Ölüm, aynı zamanda belirsizliği de içinde barındırır. Bu belirsizlik kaygı ve korku yaratır. İnsan belki de bu yüzden ölüm üzerine konuşmaktan kaçınır. Ancak bilinmezlik bir yandan da yaşamı daha değerli kılar. Sınırlı bir zamana sahip olmak, insanın seçimlerine anlam yüklemesine neden olur. Aslında ölüm bir son değil yaşamı anlamlandıran bir çerçevedir.
1. Yalnızlık: Varoluşçu psikolojinin bir diğer temel meselesi, insanın kaçınılmaz yalnızlığıdır. İnsan görünürde sosyal bir varlık olmasına rağmen varoluşunun en derin noktasında yalnızdır. Bu yalnızlık, fiziksel olarak tek başına olmaktan çok daha farklıdır. İnsan bazen en yakın ilişkilerinde bile tam olarak anlaşılmadığını hissedebilir. Çünkü her birey, dünyayı kendi deneyimleri, duyguları ve anlamlandırmaları üzerinden yaşar. Bu da insanın iç dünyasında kimsenin tam olarak ulaşamayacağı bir alan bırakır. İnsan kalabalıklar içinde güçlü sosyal bağlara sahipken dahi kendisini yalnızlık içinde hissedebilir. Hissedilen bu yalnızlık duygusu varoluşun bir yansımasıdır. İnsan anlaşılma ve ait olma isteğiyle yaşarken bir yandan da bu isteğin hiçbir zaman karşılanamayacağını derinden hisseder. Bu durum ilk bakışta ürkütücü gibi görünse de aslında insanın kendisi ile kurduğu ilişkinin kapısını aralar. Kendisiyle baş başa kalma cesareti gösterebilen, iç dünyasını tanıyabilen birey, yalnızlığı bir eksiklikten çok bir farkındalık alanına dönüştürebilir. Aslında yalnızlık, insanın kendisiyle karşılaşma biçimidir.
1. Özgürlük Ve Sorumluluk: Varoluşçu psikolojiye göre insan, seçim yapma özgürlüğüne sahip bir varlıktır. İnsanın kendi yaşamına yön verebilmesi insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biridir. Ancak bu özgürlük beraberinde sorumluluğu da getirir. İnsan yaptığı her seçimin (iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış) attığı her adımın sorumluluğunu taşır. Hayatın yönünü belirleyen şey çoğu zaman dış koşullar (aile, ekonomik durum, toplumsal beklenti, yaşanılan çevre..) değil, bu koşullar karşısında verilen kararlardır. İnsan en çok da bu karar anlarında sınanır. Çünkü karşısına bir yol ayrımı çıkmıştır ve hangi yolu seçeceğine yalnızca kendisi karar vermek zorundadır. Bazen insan bir kararın eşiğinde uzun süre beklerken bulur kendini. Ne ileri adım atabilir ne de geri dönebilir. İçinden bir ses “git” derken bir diğeri “kal” diye fısıldar. Bu an, özgürlüğün en yoğun hissedildiği aynı zamanda kaygının da en derin yaşandığı andır. Özgür olmak bir yandan belirsizlikle yüzleşmeyi gerektirirken diğer yandan kararsızlık, pişmanlık ve suçluluk duygularını da beraberinde getirir. Bu nedenle insan kimi zaman kendi özgürlüğünden kaçınmak ister. Seçimlerini başkalarına bırakmak ya da koşulları suçlamak bu yükten kurtulmanın bir yolu gibi görünür. Ancak bu durum bireyin kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmesini engeller. Oysa özgürlük sadece seçim yapabilmek değil, yapılan seçimin arkasında durabilmektir. İnsan sorumluluk almaya cesaret ettikçe kendi yaşamının yönünü daha bilinçli bir şekilde belirleyebilir.
1. Anlam Arayışı: Varoluşçu psikolojiye göre insan, yaşamını anlamlandırma ihtiyacıyla var olur. Sadece yaşamak değil yaşadıklarına bir anlam yüklemek ister. Ancak hayatta çoğu zaman yaşamın anlamı kendisini apaçık belli etmez. İnsan yaşamın anlamını kendi deneyimleri ve farkındalığıyla keşfetmeye çalışır. Kimi zaman karşılaştığı olaylarda kimi zaman yaptığı seçimlerde kimi zamansa yaşadığı deneyimlerde arar. Bu arayış bir yandan özgürleştirici olsa da diğer yandan insanı derin bir boşlukla da yüzleştirebilir. Bazen hiçbir şeyin anlamı yokmuş gibi gelir; insan, kendi varlığının bile sessizleştiğini hisseder. Fakat insan hissettiği bu boşlukta bile yaşamın küçük ipuçlarını fark ederek, kendi seçimlerini ve deneyimlerini anlamlandırarak ilerlemeye devam eder. Boşluk ve belirsizlik aslında arayışın kendisiyle iç içe geçer. Her adım, her deneyim, insanı kendi hakikatine biraz daha yaklaştırır.
İnsan Neden Anlam Arar?
Belki de bu soru varoluşun en derin boşluklarına dair bir işarettir. İnsan yaşadıklarına bir yön, bir değer, bir amaç yüklemek ister. Bu yüzden hayatın belirsizlikleri, karşılaşılan zorluklar ve yapılan seçimler insanı kendi varlığının anlamını sorgulamaya iter. Anlam arayışı insanın en temel motivasyonlarından birisidir. Bu arayış olmadan yaşam çoğu zaman boş ve anlamsız gelir. İnsan anlamı dış dünyada (toplumsal ve kültürel beklentiler) değil, kendi deneyimlerinde, seçimlerinde ve farkındalığında bulmaya çalışır. Yaşanan her olay, alınan her karar ve küçük deneyimler yaşamın anlamını keşfetmek için birer fırsattır. Bu süreç çoğu zaman insanın kendisiyle çelişmesi, kaygı ve belirsizlik yaratır; ama aynı zamanda insanın kendini yeniden inşa etmesine, kendi anlamını bulmasına da yol açar. Çünkü anlam çoğu zaman bulunmaz insan onu yaşadıkça kurar. Nitekim, Irvin Yalom’un da ifade ettiği gibi “Hayatın anlamı yoktur, onu yaratmak insanın sorumluluğudur.” Belki de insanın arayışı, bir sonuca ulaşmaktan çok o anlamı adım adım inşa edebilme cesaretidir.


