Bir bebeğin doğumu, yalnızca bir çocuğun dünyaya gelişi değildir. Aynı zamanda bir annenin de doğumudur. Ancak bu doğum, çoğu zaman sosyal medyada gördüğümüz tek boyutlu “mutluluk” anlatısından çok daha karmaşıktır. Yeni anneler, yoğun sevgiyle birlikte suçluluk, yetersizlik, öfke, yalnızlık ve hatta kaçma isteği gibi duygular yaşayabilirler. Ve bu duygular çoğu zaman “kötü bir anne miyim?” sorusunu beraberinde getirir. Oysa psikolojik açıdan baktığımızda, doğum sonrası dönem güçlü bir ambivalans sürecidir. Ambivalans, aynı kişiye ya da duruma karşı aynı anda hem sevgi hem öfke gibi zıt duyguların hissedilmesidir. Örneğin, bir anne bebeğini çok severken aynı anda uykusuzluktan tükenmiş olabilir. Onu korumak isterken özgürlüğünü kaybettiğini hissedebilir. Bu içsel çelişkiler, çoğu zaman yoğun bir suçluluk duygusu ortaya çıkarır. Çünkü kültürel anlatı, anneliği koşulsuz mutluluk ve fedakarlıkla özdeşleştirmiştir. Oysa yapılan araştırmalar, doğum sonrası dönemde annelerin önemli bir kısmının karmaşık ve olumsuz duygular yaşadığını göstermektedir. Doğum sonrasında anne hem biyolojik hem de kimlik, ilişki ve geçmiş deneyimlerle ilişkili psikolojik boyutları olan bir sürece girer.
Kimliğin Yeniden Yapılanması
Annelik hem bir rol değişimi hem de önemli bir kimlik geçişidir. Bireyin kendini tanımladığı kadın, eş, çalışan, arkadaş gibi kimliklerin yanına “anne” kimliği eklenir. Ancak bu eklenme her zaman pürüzsüz olmaz. Bazı kadınlar için annelik, önceki kimliklerin geri planda kalması ya da askıya alınması anlamına gelir. Bu da içsel bir yas sürecini tetikler. Çünkü bir süreliğine de olsa anne diğer kimliklerinin kaybolduğunu hisseder.
Psikanalist Winnicott’un (1965) tanımladığı “yeterince iyi anne” kavramı, burada önemli bir çerçeve sunar. Winnicott’a göre bebek için mükemmel bir anneye değil, hatalar yapabilen ama genel olarak duyarlı ve yeterince uyum sağlayabilen bir anneye ihtiyaç vardır. Ancak günümüz kültüründe “yeterince iyi” olmanın yerini çoğu zaman “kusursuz” olma baskısı almıştır. Bu da annelerin hem kendi sınırlarını kabul etmelerini zorlaştırır hem de kaygı ve suçluluk duygularını ortaya çıkarır.
Yeni annelerle yapılan klinik gözlemler, bu dönemde sıklıkla “eski ben kimdi?” sorusunun ortaya çıktığını göstermektedir. Bu soru anne için işlevsel bir düzenleme olmasının yanı sıra varoluşsal bir yeniden yapılanmadır. Kadın, anneliği içsel dünyasına yerleştirirken kendi geçmişiyle de yeniden karşılaşır.
İçsel Nesnelerin Uyanışı: Kendi Annesiyle Yeniden Karşılaşmak
Psikanalitik kuram, bireyin iç dünyasında erken bakım veren figürlerin (Türk toplumunda genellikle anne) temsillerinin taşındığını söyler. Bu “içsel nesneler”, kişinin kendilik algısını ve ilişkilenme biçimini şekillendirir. Annelik, bu içsel temsillerin en güçlü biçimde aktive olduğu dönemlerden biridir.
Bir kadın anne olduğunda, bir yandan bebeğiyle ilgilenirken bir yandan da kendi annesiyle olan geçmiş deneyimlerine temas eder. Örneğin, annenin çocukken hissettiği görülme, ihmal edilme, yeterince anlaşılmama ya da aşırı müdahale edilme deneyimleri yeniden canlanabilir. Bazı anneler bu sebeple “Ben asla annem gibi olmayacağım” diyerek çocuğuna karşı hiç hata yapmamaya çalışırlar. Tabi doğal olarak hiç hata yapmamak mümkün olmayacağı için bu süreçte oldukça yorgun ve yetersiz hissedebilirler. Bazı anneler ise fark etmeden kendi annesiyle benzer örüntüleri tekrar ederler ve bu örüntüleri fark ettiklerinde yine yetersiz ve suçlu hissedebilirler.
Bu yeniden canlanma, çoğu zaman bilinçdışı düzeyde işler. Örneğin, bebeğin ağlaması annenin kendi geçmiş çaresizlik anılarını da tetikleyebilir. Bu yüzden annelik döneminde yaşanan duygusal yoğunluk, yalnızca bugüne ait olmak zorunda değildir. Aksine içinde geçmişin yankılarını da taşır.
Annelikte Ortak ama Konuşulmayan Deneyimler
Bir anne “annelik” ile ilgili olumsuz bir duygu hissettiğinde bunu paylaşmaktan çekinebilir. Hem kültürel öğreti hem de “Bunu kimse konuşmuyor.” gerçekliği bu noktada devreye girer. Oysa birçok kadın benzer duygular yaşar. Bu duygular sadece görünür değildir. Suçluluk, ambivalans ve kimlik karmaşası anneliğin boyutlarıdır. Önemli olan, bu duygulara temas edilmesi, anlaşılabilmesi ve paylaşılabilmesidir.
Ancak bazı durumlarda yoğun suçluluk, sürekli yetersizlik düşünceleri, bebeğe zarar verme korkuları ya da derin bir umutsuzluk hali profesyonel destek gerektirebilir. Psikoterapi, bu dönemde annenin kendi içsel dünyasını anlaması ve yeniden yapılandırması için alan sunar. Özellikle psikanalitik yönelimli terapiler, annenin hem bebeğiyle hem de kendi geçmişiyle kurduğu bağı anlamlandırmasına yardımcı olabilir.
Annelik, bakım verme sürecinin ötesinde bir kimliktir. Bebeğin dünyaya gelişi, annenin iç dünyasını da yeniden düzenler. Bu düzenleme sancılı olduğu kadar dönüştürücü bir potansiyel de taşır.
Eğer yeni bir anne olarak hem sevgi hem öfke hissediyorsanız hem güçlü hem kırılgan hissediyorsanız, bilin ki bu çelişkiler insanidir. Annelik, yalnızca bebeğin değil annenin de ruhsal büyüme sürecidir. Ve bu süreçte anlaşılmak, yükü hafifletir.
Son Söz
Unutmamak gerekir ki bir anne insan doğası gereği tamamen mükemmel ve kusursuz olamaz. Zaten kurulan bağlar da bir yandan yapılan hataların onarımıyla güçlenir. Bu sebeple bebek, kusursuz bir anneye değil hatalarını fark edebilen ve ilişki içinde onarabilen bir anneye ihtiyaç duyar. Bu bağlamda annenin hissettiği yetersizlik duygusu, çoğu zaman annenin bebeği ile kurduğu ilişkiyi ne kadar ciddiye aldığını ve önemsediğini gösterir. Önemli olan, bu duygunun içinde yalnız kalmamak ve onu anlamlandırabilecek bir alan bulabilmektir.
Kaynakça
Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment: Studies in the theory of emotional development. London, UK: Hogarth Press.


