Yazar: Psk. Umut Çınar
Gündüzleri İstanbul’un o devasa plazalarında, toplantı odalarının bitmek bilmeyen rekabetçi ve gürültülü dünyasında koşturduktan sonra; akşamları çalışma odama geçip bilgisayarımı açtığımda benim için bambaşka bir evrenin kapıları aralanıyor.
Ekranda bazen Münih’in gri gökyüzü, bazen Amsterdam’ın kanalları, bazen de Zürih’in kusursuz ama soğuk sokakları beliriyor. Karşımda ise bu refahın, o tıkır tıkır işleyen sistemlerin tam ortasında yaşayan; dışarıdan bakıldığında hiçbir derdi yokmuş gibi görünen ama ruhu “aidiyetsizlik” sancısıyla kıvranan danışanlarım, yani bizim insanımız oturuyor.
Bir psikolog olarak o ışıltılı Avrupa vitrininin arkasına geçtiğimde, insanların zihinlerinde kanayan çok derin, çok sinsi ve nesiller boyu aktarılan bir travma görüyorum: Araf psikolojisi. Yani ne oralı, ne buralı olabilmenin; bedeni bir coğrafyada yaşatırken ruhu başka bir coğrafyada rehin bırakmanın o kahredici yorgunluğu.
Terapi odasından baktığımda, Avrupa’daki gurbetçi psikolojisinin iki farklı ve trajik yüzüyle karşılaşıyorum.
Birinci Yüz: “Ausländer” ile “Almancı” Arasına Sıkışanlar
Bu grupta, Avrupa’da doğup büyümüş, anadili gibi Almanca, Felemenkçe veya Fransızca konuşan; o ülkelerin okullarında okuyup o refahın içine doğmuş ikinci veya üçüncü nesil gençlerimiz var.
Kağıt üzerinde her şey kusursuzdur. Pasaportları vardır, ekonomik güvenceleri tamdır. Ancak sokağa çıktıklarında, iş aradıklarında veya bir ortama girdiklerinde ten renkleri, isimleri veya genetik kodları yüzünden her zaman görünmez bir cam tavanla karşılaşırlar. Avrupalı için onlar hiçbir zaman o sistemin “öz evladı” olamazlar; her zaman bir “Ausländer” (Yabancı) olarak kalırlar.
İşin en acı tarafı ise yaz tatillerinde, o çok özledikleri memleketlerine, Türkiye’ye geldiklerinde başlar. Kendi anavatanlarında sarmalanmayı, şefkat görmeyi beklerken bu kez de “Almancı” etiketiyle ötekileştirilirler. “Sizin tuzunuz kuru”, “Siz ne anlarsınız buranın derdinden” cümleleriyle kendi öz yurtlarında da bir yabancıya dönüşürler.
İşte bu, psikolojideki en ağır “Kimlik ve Aidiyet Krizi”dir. Köklerinden koparılmış ama yeni ekildiği toprağa da tam tutunamamış bir ağaç gibidirler. Rüzgar nereden eserse essin, onlar hep o Araf’ta, o yersiz yurtsuzluk hissinde üşürler.
İkinci Yüz: Uçak Biletine Sığdırılan “Kaçış” İllüzyonu
Son yıllarda terapi odama Avrupa’dan bağlanan yepyeni bir göçmen profili daha eklendi: Yeni nesil beyaz yakalılar.
Türkiye’deki sistemden, liyakatsizlikten ve stresten yorulup “İlk fırsatta yurt dışına kapağı atmalıyım” diyerek giden o pırıl pırıl, eğitimli zihinler. Giderken zannettiler ki; uçağa binip Frankfurt’a veya Londra’ya indiklerinde içlerindeki o anksiyete, yetersizlik hissi, yalnızlık korkusu ve bozuk ilişki kalıpları İstanbul’da kalacak.
Oysa psikolojide “Coğrafi Kaçış Yanılgısı” dediğimiz çok sert bir kural vardır: Sınır koyamama probleminiz, çocukluk travmalarınız veya içsel boşluğunuz sizden Schengen vizesi istemez. Gittiğiniz o soğuk Avrupa şehrindeki tek odalı evinize sizinle beraber yerleşir.
Türkiye’deyken onları farkında olmadan ayakta tutan o sıcak dost meclisleri, akşam çayları, sokaktaki o kaotik ama sarıp sarmalayan sosyal destek ağı bir anda yok olunca… Avrupa’nın o acımasız bireyselliği ve mesafesi içinde, kendi zihinlerinin şeytanlarıyla dımdızlak ortada kalırlar. Ekonomiden kurtulmuşlardır evet, ama bu kez de “yalnızlığın” o dondurucu soğuğuyla çarpışırlar.
O Neşeli Fotoğrafların Arkasındaki Sessiz Çığlık
Peki madem Avrupa’nın göbeğinde tek odalı evlerinde, aidiyetsizlikten veya yalnızlıktan bu kadar acı çekiyorlar; neden sosyal medyada durmadan o neşeli, filtreli, “Hayat bana güzel” temalı fotoğrafları paylaşıyorlar?
Çünkü insan zihni, ödediği ağır bedellerle yüzleşmekten korkar. Kariyerini, aileni, dostlarını geride bırakıp çok büyük bir risk almışsın. Yeni bir dil, yeni bir kültür öğrenmek için muazzam bir efor sarf ediyorsun. Kendine dönüp “Ben bu kadar yalnız kalmak için mi geldim buralara?” diyemezsin. O yüzleşmenin acısı o kadar ağırdır ki, zihin anında bir savunma mekanizması kurar. Biz buna bilişsel çelişkiyi azaltma çabası deriz.
O içilen kahvenin, yürünen yeşil sokağın fotoğrafını hava atmak için değil; aslında kendi içindeki o gurbet hissini, şüpheyi ve yorgunluğu susturmak için paylaşır. Kendini “Bak, iyi ki gelmişim” yalanına inandırmaya çalışıyordur. Bir nevi dijital ağrı kesicidir o fotoğraflar.
İnsanın Asıl Yurdu Neresidir?
Eski bir subay olarak her zaman söylerim: Bulunduğunuz mevzinin fiziksel olarak ne kadar güvenli olduğu, etrafınızın ne kadar sağlam betonlarla çevrildiği önemli değildir. Eğer içinizdeki telsiz (zihniniz) bozuksa ve yanınızda sırtınızı dayayacağınız tek bir silah arkadaşınız bile yoksa, dünyanın en güvenli kalesinde bile korkudan titrersiniz.
Gurbet, sadece haritada araya giren binlerce kilometre demek değildir. Gurbet, insanın “Ben buraya aidim” diyememesidir.
Türkiye’de yaşayıp gurbetçilerimize sadece “Döviz getiren turist” gözüyle bakanlara sesleniyorum: Onların o gösterişli arabalarının veya sosyal medya hesaplarının arkasında, nesillerdir çözülemeyen, iki kültür arasında sıkışıp kalmış devasa bir ruhsal enkaz yatıyor. Biraz empati, biraz şefkat, biraz “Hoş geldin hemşerim” diyebilmek, onların yıllardır aradığı o aidiyet merhemidir.
Avrupa’nın o puslu şehirlerinden memleket hasretiyle bu yazıyı okuyan kıymetli gurbetçi vatandaşlarıma ve danışanlarıma ise şunu söylemek isterim:
Mutluluk, refah veya iç huzur pasaportlara mühürlenmiyor. Kendinizle barışmadığınız, zihninizdeki o iç çatışmaları çözmediğiniz sürece; adresiniz ister İstanbul olsun, ister Amsterdam… Hissedeceğiniz tek şey gurbettir.
Çünkü insanın asıl yurdu, sınır kapılarının ardında değil; kendi zihninin içinde inşa ettiği o güvenli odadadır. Kendinize ve zihninize iyi bakın…


