Hiç tanışmadığınız birini özlediniz mi? Üstelik o kişi gerçekte hiç var olmamışken… Bir dizinin son bölümünü izledikten sonra ekranı kapatıp bir süre boşluğa baktığınız oldu mu? Belki sevdiğiniz karakterin sahnelerini tekrar tekrar izlediniz. Belki onun söylediği bir cümleyi günlerce düşündünüz. Hatta belki gerçek hayatta tanıştığınız insanları farkında olmadan onunla karşılaştırdınız.
Özellikle romantik dizilerde bazı karakterler, hikâyenin sınırlarını aşarak izleyicinin duygusal dünyasında kendilerine yer bulabilir. Bir karakterin gülümsemesi, sevdiği kişiye gösterdiği özen veya zor zamanlarda sergilediği davranışlar, izleyicide gerçek bir romantik çekim uyandırabilir.
Peki, zihnimiz kurgu olduğunu bildiği bir karaktere neden bu kadar güçlü duygular besleyebilir? Bizi etkileyen gerçekten karakterin kendisi midir, yoksa senaryonun bize sunduğu sevgi ihtimali mi?
Hiç Tanışmadığımız Biriyle Nasıl Yakınlık Kuruyoruz?
Bu deneyimi anlamamıza yardımcı olan kavramlardan biri parasosyal ilişkidir. Horton ve Wohl (1956), medya aracılığıyla tanıdığımız kişilere yönelik gelişen tek taraflı yakınlık deneyimlerini açıklamıştır. İzleyici, karşısındaki kişiyi veya karakteri giderek daha yakından tanıdığını hissedebilir. Onun alışkanlıklarını, geçmişini, korkularını ve hayallerini öğrenir. Ancak karakter, izleyicinin varlığından haberdar değildir.
Bu nedenle parasosyal ilişkiler, karşılıklı sosyal ilişkilerden farklıdır. Yine de tek taraflı olmaları, izleyicinin deneyimlediği duyguların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tukachinsky (2010), parasosyal ilişkilerin arkadaşlık benzeri duyguların yanı sıra romantik çekim ve aşk benzeri deneyimleri de kapsayabildiğini ortaya koymuştur.
Bir karakteri uzun süre takip etmek, onun değişimine tanıklık etmek ve yaşadığı duygusal olayları öğrenmek, izleyicide yakınlık hissini güçlendirebilir. Özellikle uzun soluklu dizilerde karakterin hayatına düzenli olarak eşlik etmek, onu tanıdık biri gibi hissettirebilir. Bu nedenle bir dizinin bitmesi bazen yalnızca bir hikâyenin sona ermesi değildir. İzleyici, alıştığı bir karakterle kurduğu duygusal temasın sona erdiğini de hissedebilir.
Kusursuz Bir İnsana mı, Özenle Yazılmış Bir Karaktere mi Tutuluyoruz?
Gerçek hayatta insanları bütün yönleriyle tanırız. Birinin romantik davranışlarını gördüğümüz kadar ilgisizliğine, kararsızlığına, gündelik alışkanlıklarına ve bazen hayal kırıklığı yaratan yönlerine de tanıklık ederiz. Kurgu karakterlerde ise durum farklıdır.
Bir karakterin hangi davranışını göreceğimiz, hangi cümlesini duyacağımız ve hangi duygusal anına tanıklık edeceğimiz senaryo tarafından belirlenir. Üstelik bu sahneler müzik, kamera açıları, oyunculuk ve kurgu aracılığıyla daha etkileyici hâle getirilebilir.
Örneğin sevdiği kişiyi kalabalığın içinde fark eden, onun küçük ayrıntılarını hatırlayan veya zor zamanlarında yanında olan bir karakter düşünelim. İzleyici yalnızca bu davranışlardan etkilenmeyebilir; aynı zamanda böyle bir ilişkinin içinde olmanın nasıl hissettireceğini de hayal edebilir.
Burada idealizasyon devreye girebilir. İdealizasyon, bir kişiyi veya onun bazı özelliklerini olduğundan daha kusursuz ya da ayrıcalıklı algılama eğilimidir. Green ve Brock’un (2000) anlatıya kapılma üzerine gerçekleştirdiği araştırmalar, bireylerin bir hikâyeye yoğun biçimde dâhil olduklarında hikâyenin dünyasından ve karakterlerinden daha fazla etkilenebildiğini göstermiştir.
Bu bulgu, her romantik karakter hayranlığının idealizasyondan kaynaklandığı anlamına gelmez. Ancak anlatının bizi nasıl etkilediğini anlamak açısından önemlidir. Belki de bazen karakterin kim olduğundan çok, senaryonun onun aracılığıyla bize nasıl bir ilişki sunduğuna bağlanıyoruz.
Bağlanma İhtiyacı ve Güvenli Yakınlık Arayışı
İnsanların romantik ilişkilerde aradığı şey yalnızca fiziksel çekim değildir. Anlaşılmak, önemsenmek, kabul görmek ve güvende hissetmek de yakın ilişkilerin önemli parçalarıdır. Kurgu karakterler, bu ihtiyaçlarla örtüşen özellikler taşıdıklarında izleyici açısından daha anlamlı hâle gelebilir.
Örneğin duygularını açıkça ifade eden, karşısındaki kişinin sınırlarına saygı gösteren veya zor zamanlarda ilişkiden uzaklaşmak yerine iletişim kurmayı tercih eden bir karakter, izleyicinin kendi romantik beklentileriyle örtüşebilir. Üstelik kurgu dünyasında izleyici, bu yakınlığı gerçek bir ilişkinin belirsizliklerini doğrudan yaşamadan deneyimleyebilir. Karakter tarafından reddedilme, yanlış anlaşılma veya ilişkinin sorumluluklarını üstlenme gibi durumlarla karşı karşıya kalmaz.
Cohen (2004), sevilen televizyon karakterlerinden ayrılma beklentisine verilen duygusal tepkilerin, parasosyal ilişkinin yoğunluğu ve bağlanma örüntüleriyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu noktada önemli bir ayrım yapmalıyız. Bir karaktere romantik ilgi duymak, kişinin gerçek ilişkilerinde problem yaşadığı, yalnız olduğu veya güvensiz bağlandığı anlamına gelmez.
Bağlanma örüntüleri bu deneyimin bazı yönleriyle ilişkili olabilir; ancak tek bir davranıştan kişinin psikolojik özellikleri hakkında kesin sonuçlara ulaşamayız.
Peki, Kadınlar Neden Romantik Dizi Karakterlerine Bu Kadar Tutuluyor?
Sosyal medyada romantik bir dizi karakterinin kısa sürede büyük bir hayran kitlesine ulaşması oldukça tanıdık bir durumdur. Özellikle kadın izleyicilerin bu karakterlere yönelik paylaşımları, karakterin davranışlarını yorumlamaları ve onu ideal partner örneği olarak göstermeleri dikkat çekebilir.
Ancak burada önemli bir bilimsel soru vardır: Kadınlar gerçekten kurgu karakterlere erkeklerden daha mı fazla romantik bağlanır? Bu soruya bütün kadınlar ve erkekler için geçerli tek bir yanıt vermek mümkün değildir.
Cohen’in (1997) araştırması, parasosyal ilişkilerin romantik ilişki durumu, bağlanma özellikleri ve cinsiyetle bağlantılarının karmaşık olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla kadınların doğaları gereği kurgu karakterlere daha fazla âşık olduğunu söylemek bilimsel açıdan doğru olmaz.
Bununla birlikte kadın izleyicilerin romantik anlatılarda karşılaştıkları karakterleri nasıl yorumladıkları üzerinde düşünmek mümkündür. Örneğin bir karakterin duygularını ifade edebilmesi, karşısındaki kişiyi dikkatle dinlemesi, ilişki için emek göstermesi veya sevgisini davranışlarıyla ortaya koyması, bazı izleyiciler için çekici özellikler olabilir.
Burada çekici bulunan şey yalnızca karakterin fiziksel görünümü değildir. Karakterin temsil ettiği ilişki biçimi de önem kazanabilir. Romantik anlatıların kadınlara ve erkeklere nasıl sunulduğu, toplumsal cinsiyet beklentileri ve bireysel deneyimler de bu çekimin yorumlanmasında dikkate alınabilir. Ancak bunların her biri ayrıca araştırılması gereken etkenlerdir.
Dolayısıyla soruyu yalnızca “Kadınlar neden bu karakterlere tutuluyor?” şeklinde sormak yerine, “Bazı izleyiciler bu karakterlerde hangi duygusal beklentilerinin karşılığını buluyor?” şeklinde genişletmek daha açıklayıcı olabilir.
Beynimiz Bunun Bir Senaryo Olduğunu Bilmiyor mu?
Bir film izlerken gözlerimizin dolması, korku sahnesinde gerilmemiz veya romantik bir sahnede heyecanlanmamız oldukça olağandır. Oysa bütün bunların kurgu olduğunu biliriz.
Burada önemli olan, bir olayın gerçek olduğunu düşünmemiz değil, o olaya zihinsel ve duygusal olarak ne kadar dâhil olduğumuzdur. Green ve Brock (2000), anlatıya kapılma kavramıyla bireyin dikkatinin, zihinsel canlandırmalarının ve duygularının bir hikâye etrafında yoğunlaşmasını açıklamıştır.
Bir karakterin yaşadığı olayları zihnimizde canlandırdığımızda, onun bakış açısını anlamaya çalıştığımızda veya gelecekte ne yaşayacağını merak ettiğimizde hikâyeye daha fazla dâhil olabiliriz. Özellikle romantik anlatılarda izleyici, karakterin yalnızca yaşadıklarını gözlemlemekle kalmayıp kendisini de benzer bir ilişkinin içinde hayal edebilir.
Bu nedenle bir karaktere duyulan romantik çekim, gerçeklikle kurgunun birbirine karıştırılmasından ziyade, anlatının duygusal gücüyle ilişkili olabilir.
Hayranlık Nerede Biter, Duygusal Kaçış Nerede Başlar?
Kurgu karakterlere bağlanmak tek başına sağlıksız veya problemli bir davranış değildir. Hikâyeler, kendi duygularımızı tanımamıza, ilişkilerden beklentilerimizi sorgulamamıza ve farklı yaşam deneyimlerini anlamamıza yardımcı olabilir. Hatta bir karakterde sevdiğimiz özellikleri fark etmek, gerçek hayatta nasıl bir ilişki istediğimiz üzerine düşünmemizi sağlayabilir.
Ancak bazen kurgu dünyası, gerçek yaşamın belirsizliklerinden uzaklaşmak için sürekli başvurulan bir alan hâline gelebilir. Örneğin gerçek ilişkilerde karşılaşılan sıradan anlaşmazlıklar, bir dizideki romantik sahnelerle kıyaslandığında daha zorlayıcı görünebilir. Çünkü gerçek ilişkiler yalnızca etkileyici anlardan değil; iletişimden, sorumluluktan, karşılıklı çabadan ve zaman zaman yaşanan hayal kırıklıklarından oluşur.
Kurgu karakterlere yönelik hayranlığın ne zaman sorun oluşturduğunu belirleyen tek bir ölçüt yoktur. Ancak bu ilginin gündelik sorumlulukları, sosyal ilişkileri veya kişinin yaşam doyumunu belirgin biçimde olumsuz etkilemesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durum olabilir. Buradaki amaç hayranlığı yargılamak değil, onun hayatımızdaki işlevini anlamaktır.
Belki de Âşık Olduğumuz Şey, Hiç Yaşamadığımız Bir İhtimaldir
Bir karaktere tutulduğumuzda onun görünüşünü, sesini veya davranışlarını seviyor olabiliriz. Ancak bazen bu çekimin arkasında daha kişisel bir anlam bulunur. Belki karakterin bizi nasıl sevebileceğini hayal ederiz. Belki onun yanında kendimizi güvende hissedeceğimizi düşünürüz. Belki de uzun zamandır özlediğimiz bir yakınlığın, anlayışın veya duygusal açıklığın temsilini onda görürüz.
Böyle anlarda karakter, yalnızca bir hikâyenin kahramanı olmaktan çıkar; zihnimizde bir ilişki ihtimalinin temsilcisine dönüşür. Bu durum, her izleyicinin aynı nedenle kurgu karakterlere bağlandığı anlamına gelmez. Bazıları için bu deneyim eğlenceli bir hayranlık, bazıları için romantik bir hayal, bazıları içinse kendi beklentilerini keşfetme fırsatıdır.
Sonuçta gerçek olmayan bir karakterin bizde uyandırdığı duygular gerçek olabilir. Fakat bu duyguların gerçek olması, karakterle kurulan ilişkinin karşılıklı olduğu anlamına gelmez. Belki de bu nedenle kendimize yalnızca hangi karaktere âşık olduğumuzu sormamalıyız. O karakterde hangi davranışı sevdiğimizi, hangi duyguyu özlediğimizi ve nasıl bir yakınlığı hayal ettiğimizi de düşünmeliyiz.
Çünkü bazen bir karaktere değil, onun hikâyesinde kendimiz için gördüğümüz ihtimale tutuluruz.
Kaynakça
- Cohen, J. (1997). Parasocial relations and romantic attraction: Gender and dating status differences. *Journal of Broadcasting & Electronic Media, 41*(4), 516–529. https://doi.org/10.1080/08838159709364424
- Cohen, J. (2004). Parasocial break-up from favorite television characters: The role of attachment styles and relationship intensity. *Journal of Social and Personal Relationships, 21*(2), 187–202. https://doi.org/10.1177/0265407504041374
- Green, M. C., & Brock, T. C. (2000). The role of transportation in the persuasiveness of public narratives. *Journal of Personality and Social Psychology, 79*(5), 701–721. https://doi.org/10.1037/0022-3514.79.5.701
- Horton, D., & Wohl, R. R. (1956). Mass communication and para-social interaction: Observations on intimacy at a distance. *Psychiatry, 19*(3), 215–229. https://doi.org/10.1080/00332747.1956.11023049
- Tukachinsky, R. (2010). Para-romantic love and para-friendships: Development and assessment of a multiple-parasocial relationships scale. *American Journal of Media Psychology, 3*(1–2), 73–94.

