Pazar, Ağustos 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sınanmamışlığın Kibri: Bilmediğimiz Hikâyelerin Hükmü

Sınanmamışlığın Kibri: Bilmediğimiz Hikâyelerin Hükmü “Nasıl hâlâ onunla birlikte?” “Ben olsam çoktan bırakırdım.” “Bunca şeyden sonra hâlâ affetmesi inanılmaz.” “Böyle bir şeye nasıl izin verebilir?” Bir başkasının hayatına dışarıdan baktığımızda, bazı kararlar bize şaşırtıcı derecede kolay görünür. Nerede durması, ne zaman gitmesi, neyi affetmesi, neye itiraz etmesi gerektiğini sanki çok net biliyor gibiyizdir. Çünkü biz hikâyenin tamamını değil, yalnızca bize görünen kısmını izleriz.

Bir insanın verdiği kararı görürüz; o karara gelene kadar verdiği onlarca kararı değil. Sessizliğini görürüz; daha önce kaç kez konuşmaya çalıştığını değil. Kalmasını görürüz; gitmeyi kaç kez düşündüğünü değil.

Gülümsemesini görürüz; o gülümsemenin arkasında kaç gecenin geçtiğini değil. Ve sonra birkaç dakikalık gözlemle koca bir hayat hakkında hüküm veririz. Belki de insan zihninin en büyük yanılgılarından biri burada saklıdır: Eksik bilgiyi, kesin yargıyla tamamlamak.

Birinin hikâyesine ortasından girip sonunu yazmak Bir insanın davranışını anlamak ile o davranışı görmek arasında önemli bir fark vardır. Örneğin bir kişinin yıllardır devam eden bir ilişkiden ayrılmadığını düşünelim. Dışarıdan bakan biri için bu durum oldukça basit bir denklem gibi görünebilir: “Mutlu değilse neden ayrılmıyor?” Fakat bu sorunun cevabı yalnızca ilişkinin kendisinde bulunmayabilir.

Ekonomik bağımlılık, çocukların varlığı, aile baskısı, terk edilme korkusu, düşük özdeğer, geçmiş deneyimler, sosyal destek eksikliği ya da kişinin değişim için henüz hazır olmaması gibi pek çok faktör aynı anda devrede olabilir. Bu noktada insan davranışının bağlamdan bağımsız değerlendirilemeyeceğini hatırlamak gerekir. Psikolojide davranışları açıklarken yalnızca bireysel özelliklere değil, davranışın gerçekleştiği koşullara da bakmak önemlidir.

Bir insanın neden belirli bir davranışı gösterdiğini anlamaya çalışırken “Nasıl böyle biri olabilir?” sorusundan önce “Bu davranışı ortaya çıkaran koşullar neler olabilir?” sorusunu sormak, bakış açımızı önemli ölçüde değiştirebilir. Çünkü dışarıdan gördüğümüz şey çoğu zaman davranışın kendisidir; davranışın arkasındaki hikâye değil. “Ben olsaydım” dediğimizde aslında kimi ölçüyoruz?

“Ben olsaydım” cümlesi günlük konuşmalarımızın oldukça sıradan bir parçası. Ancak bu cümle üzerinde biraz durduğumuzda, içerisinde önemli bir varsayım barındırdığını görebiliriz: Başkasının koşulları ile bizim koşullarımızın aynı olduğunu varsaymak. Oysa iki insanın aynı olay karşısında verdiği tepkiler neden aynı olsun?

Bir kişinin sahip olduğu ekonomik özgürlük diğerinde olmayabilir. Birinin ailesinden aldığı destek, diğerinin hayatında hiç bulunmamış olabilir. Bir kişi daha önce benzer bir durumla başa çıkmayı öğrenmişken, diğeri hayatında ilk kez böyle bir deneyimle karşılaşmış olabilir.

Birinin sınır koyma becerisi güçlü olabilirken, diğerinin çocukluğundan itibaren çatışmadan kaçınması öğretilmiş olabilir. Dolayısıyla “Ben olsaydım yapmazdım.” dediğimizde aslında çoğu zaman karşımızdaki kişinin hayatını değerlendirmiyoruz. Kendi hayatımızın şartlarıyla, onun hayatının sonucunu karşılaştırıyoruz.

Gerçek anlamda onun yerinde olabilmek için yalnızca onun bugün yaşadığı olayı değil; geçmişini, ilişkilerini, korkularını, kayıplarını, öğrendiklerini ve sahip olduğu kaynakları da yaşamış olmamız gerekirdi. Bu mümkün olmadığına göre “Ben olsaydım” cümlesinin kesinliği de düşündüğümüz kadar sağlam değildir. İnsan davranışı her zaman mantıklı değildir İnsanları değerlendirirken en sık yaptığımız hatalardan biri, onların da bizim gibi tutarlı ve rasyonel kararlar vermesi gerektiğini düşünmektir.

Oysa insan davranışı yalnızca mantık tarafından yönetilmez. Duygular, ihtiyaçlar, korkular, bağlanma biçimleri, geçmiş deneyimler ve içinde bulunulan psikolojik durum kararlarımızı etkileyebilir. Bir insan kendisine zarar veren bir ilişkiden neden ayrılamaz?

Çünkü ilişkiyi bırakmanın doğru olduğunu bilmek, ayrılmaya hazır olmakla aynı şey değildir. Bir insan kendisine yapılan bir haksızlığa neden tepki vermez? Çünkü tepki vermek istememesi değil, tepki vermenin yaratacağı sonuçlardan korkması söz konusu olabilir.

Bir kişi neden tekrar tekrar aynı kişiye döner? Çünkü sevgi, alışkanlık, umut, korku ve bağımlılık birbirinden tamamen ayrı çalışan mekanizmalar değildir. Bu durum hiçbir davranışı otomatik olarak doğru hâle getirmez.

Bir davranışı açıklamak, onu haklı çıkarmak değildir. Ancak davranışın arkasındaki nedenleri anlamaya çalışmak, kişiyi yalnızca davranışından ibaret görmemizi engeller. Kendimize Tanıdığımız Mazereti Başkasına Neden Tanımıyoruz?

İnsanların başkalarının davranışlarını değerlendirirken durumsal faktörleri göz ardı etmesi psikolojide çeşitli biçimlerde ele alınmıştır. Özellikle temel yükleme hatası, başkalarının davranışlarını açıklarken kişisel özelliklere gereğinden fazla ağırlık verme eğilimimizi ifade eder. Başka birinin geç kalmasını “sorumsuzluk”, öfkesini “kötü karakter”, sessizliğini “kibir” olarak yorumlamak kolaydır.

Aynı davranışın arkasında o gün yaşanan koşulların bulunabileceğini düşünmek ise daha fazla zihinsel çaba gerektirir. İlginç olan, kendimiz söz konusu olduğunda aynı ölçüyü her zaman kullanmamamızdır. Geç kaldığımızda trafik vardı, öfkelendiğimizde çok yorulmuştuk, sustuğumuzda kırılmıştık.

Kendi davranışlarımızın arkasındaki bağlamı kolayca görebiliriz. Çünkü kendi hikâyemizin içindeyiz. Başkalarının hikâyelerine ise çoğu zaman dışarıdan bakıyoruz.

Belki de empatiyi zorlaştıran şeylerden biri tam olarak bu mesafedir. Kendi davranışımızın nedenlerini içeriden bilirken, başkasının davranışının nedenlerini yalnızca dışarıdan tahmin etmek zorunda kalırız. Yargılamak, belirsizliğe tahammül etmekten daha kolaydır Belki de insanların başkalarının hayatları hakkında bu kadar hızlı hüküm vermesinin altında yalnızca empati eksikliği değil, belirsizliğe karşı duyduğumuz rahatsızlık da vardır.

Bir davranışın nedenini bilmediğimizde zihnimiz boşluğu doldurmak ister. Çünkü “bilmiyorum” cevabı zihinsel olarak açık uçlu ve rahatsız edicidir. “Onu hâlâ sevdiği için kaldı”, “Kendine güvenmediği için sustu” ya da “Zayıf olduğu için geri döndü” dediğimizde ise karmaşık bir hikâyeyi tek bir nedene indirgemiş oluruz.

Bu indirgeme bize geçici bir rahatlık sağlar. Artık soru sormamıza gerek kalmaz; çünkü cevabı bulduğumuzu düşünürüz. Oysa insan davranışı çoğu zaman tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.

Aynı davranışın içinde sevgi, korku, alışkanlık, umut, çaresizlik ve bağlılık aynı anda bulunabilir. Bu nedenle bazen psikolojik olgunluk, doğru cevabı bulabilmekten çok, cevabı hemen bulma ihtiyacından vazgeçebilmektir. Bir insanın neden öyle davrandığını bilmiyorsak bunu kabul edebilmek, zihnimizin belirsizliği kapatma isteğine rağmen “Henüz bilmiyorum” diyebilmektir.

Bilmediğimiz hikâyelerin hükmünü vermemek Sonuçta hepimiz başkalarının hayatlarına dışarıdan bakıyoruz. Kimi zaman birkaç cümle duyuyor, birkaç davranış görüyor ve bütün hikâyeyi bildiğimizi düşünüyoruz. Oysa bir insanın hayatında bize anlatılmayan, gösterilmeyen ve belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz çok fazla şey var.

Belki de bu nedenle insanlara karşı daha anlayışlı olmanın yolu, herkesi haklı bulmaktan geçmiyor. Daha çok, kendi hükmümüzün sınırlarını fark etmekten geçiyor. “Ben olsaydım…” demeden önce durabilmek.

“Ben asla…” derken kendimiz hakkında ne kadar emin olduğumuzu sorgulayabilmek. Bir başkasının davranışına bakarken, onun görmediğimiz koşullarını hesaba katabilmek. Ve en önemlisi, başkasının hikâyesindeki boşlukları kendi varsayımlarımızla doldurmamak.

Çünkü belki de sınanmamışlığın kibri, insanın başkasını yargılamasından çok daha önce, kendisinin o durumda nasıl davranacağından bu kadar emin olmasıyla başlıyor. Henüz yaşamadığımız bir acının bizi nasıl değiştireceğini bilmiyoruz. Henüz karşılaşmadığımız bir kaybın bize ne yapacağını bilmiyoruz.

Henüz içinde bulunmadığımız bir çaresizliğin hangi kararları aldıracağını bilmiyoruz. Bu yüzden başkasının hayatına bakarken biraz daha alçakgönüllü olabiliriz. Çünkü bir gün bizim hikâyemizin de dışarıdan yalnızca birkaç sayfası okunabilir.

Birileri bizim sustuğumuz yeri görüp neden sustuğumuzu bilmeyebilir. Birileri kaldığımız yere bakıp neden kalmayı seçtiğimizi anlayamayabilir. Birileri verdiğimiz bir kararı yanlış bulabilir.

Ve belki o gün, başkalarına gösterdiğimiz anlayışın aynısına bizim de ihtiyacımız olacak. Çünkü kimse kendi hikâyesinin bütün sayfalarını başkalarına göstermek zorunda değil. Belki de gerçek psikolojik olgunluk, insanların hayatlarına hüküm vermeyi bırakmak değil; hüküm vermeden önce kendi bilgimizin ne kadar sınırlı olduğunu hatırlamaktır.

Sonuçta hepimiz, başkalarının göremediği bölümleri olan hikâyeleriz. Ve bazı hikâyeler hakkında verilebilecek en dürüst hüküm şudur: “Bilmiyorum. Ama bilmediğim için yargılamamayı seçiyorum.”

Önceki İçerik
Esra Bayer
Esra Bayer
Esra Bayer, psikolog olarak özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde psikolojik danışmanlık alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Psikoloji eğitimi süresince edindiği akademik altyapıyı saha deneyimiyle birleştiren Bayer, özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi ve Bireysel Danışmanlık alanlarında hizmet vermektedir. Mesleki pratiğinde bireylerin duygusal süreçlerini anlamalarına, düşünce ve davranış örüntülerini fark etmelerine destek olmayı amaçlayan Bayer, psikolojiyi herkes için daha anlaşılır ve ulaşılabilir kılmayı önemsemektedir. Bireylerin psikoloji alanında farkındalık kazanmalarını ve iyi oluş hallerine katkıda bulunmayı hedefleyen çalışmalarıyla, ruh sağlığını güçlendirmeye yönelik içerikler üretmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar