Kaygılarımızla Nasıl Barışırız?
Kaygısız insan olur mu? Olursa da çok mutludur, nasıl da rahat ve huzurlu yaşıyordur kim bilir diye düşünmüşüzdür bence hepimiz. Ama ne yazık ki bu düşünceler gerçeği tam olarak yansıtmaz. Çünkü kaygı, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Peki kaygı nedir ve neden olur?
Freud, kaygıyı kişinin içsel çatışmaları ve tehdit algısıyla ilişkili bir uyarı sinyali olarak ele almıştır. Yani kaygı yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir duygu değil, kişiye bir şeylerin yolunda gitmediğini bildiren bir sinyal, bir alarm olabilir.
Bilişsel davranışçı terapinin (BDT) temellerini atan Aaron Beck, kaygının temelinde olaydan çok, kişinin olayla ilgili tehdit algısı ve düşünceleri olduğunu vurgular. Örneğin “Ya kötü bir şey olursa?” düşüncesi, henüz gerçekleşmemiş bir durum karşısında kaygıyı besleyebilir.
Albert Ellis ise kaygının yalnızca yaşanan olaydan değil, olay hakkında geliştirdiğimiz irrasyonel inançlardan kaynaklanabileceğini savunur. “Bunu kesinlikle başaramayacağım, her şey daha da kötüye gidecek…” gibi katı ve olumsuz düşünceler kaygının artmasına neden olabilir.
Rollo May, kaygıyı insan olmanın doğal bir parçası olarak görür. Özellikle belirsizlik, özgürlük, seçim ve sorumluluk karşısında yaşanan varoluşsal bir deneyim olarak değerlendirir.
Aslında bu yaklaşımları ortak bir çerçevede düşündüğümüzde kaygı, zihnin algıladığı bir tehdit karşısında verdiği doğal bir alarm tepkisidir. Ancak bu tehdit her zaman gerçek ve mevcut olmak zorunda değildir. Bazen gelecekte olabilecek bir şeyi zihnimizde canlandırmak bile kaygıyı tetikleyebilir.
Gelecek belirsiz olduğu için insan zihni tamamlanmamış durumları tamamlamaya çalışır. Bu durum da kaygıya sebep olabilir. Çünkü zihnimiz “Ne olacak?” sorusuna kesin bir cevap bulamadığında, çoğu zaman en kötü ihtimalleri düşünerek bizi korumaya çalışır. Aslında burada amaç bizi korkutmak değil, hazırlıklı tutmaktır. Fakat zihnin sürekli tehlike araması, henüz yaşanmamış olayları sanki şu anda oluyormuş gibi hissetmemize neden olabilir.
Baş etmekte bazen zorlandığımız bu durumda kendimize sormamız gereken soru “Kaygımı nasıl tamamen yok ederim?” değil, “Kaygım bana ne anlatmaya çalışıyor?” olmalıdır. Çünkü kaygı bazen susturmamız gereken bir düşman değil; anlamamız gereken bir sinyaldir. Onu tamamen yok etmeye çalışmak yerine, neye ihtiyaç duyduğumuzu anlamaya çalışmak daha sağlıklı bir başlangıç olabilir. Belki de kaygılarımızla barışmak, onların hiç gelmemesini beklemek değil; geldiklerinde onları dinlemeyi öğrenmektir.
Bu nedenle kaygı hissettiğimizde önce durup düşüncelerimizi fark edebilir, kendimize “Şu anda gerçekten bir tehdit var mı, yoksa geleceğe dair bir ihtimali mi düşünüyorum?” diye sorabiliriz. Düşüncelerimizi gerçeklerden ayırmak, belirsizliğe tahammül etmeyi öğrenmek ve her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığımızı kabul etmek kaygıyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebilir. Çünkü amaç kaygısız bir yaşam sürmek değil, kaygı varken de yaşamaya devam edebilmektir. Bu da zamanla kendimize karşı daha şefkatli olmamızı sağlayabilir.


