Daha fazla seçenek bizi aşka yaklaştırdı mı, yoksa birbirimizi sürekli değiştirebilir ve “daha iyisini” bulabiliriz sanrısına mı sürükledi? Bir zamanlar birinden hoşlanmak, onun hakkında çok az şey bilmekle başlardı. Ses tonunu merak ederdik, nasıl güldüğünü fark ederdik, bir cümleyi kurarken neden duraksadığını anlamaya çalışırdık. Bir insanı tanımak zaman isterdi; çünkü aşkın başlangıcında belirsizlik vardı ve belirsizlik, merakın yakıtıydı.
Bugün ise bir insanı tanımadan önce hakkında yüzlerce bilgiye ulaşabiliyoruz. Yaşı, mesleği, yaşadığı şehir, seyahatleri, hobileri, ilişki beklentileri ve elbette fotoğrafları birkaç saniye içinde karşımızda. Sonra tek bir hareketle karar veriyoruz: sağa mı, sola mı? Belki de modern flörtün en büyük paradoksu burada başlıyor: İnsanlara ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamışken, gerçekten bir insana ulaşmak neden bu kadar zorlaştı?
Dating uygulamaları romantik karşılaşmaları demokratikleştirdi; coğrafi sınırları azalttı ve insanlara daha önce ulaşamayacakları kadar geniş bir partner havuzu sundu. Ancak seçeneklerin artması, daha iyi seçimler yaptığımız anlamına gelmiyor. 2022’de yayımlanan bir araştırmada, dating uygulamalarındaki aşırı partner seçeneğinin “partner choice overload”ı ve bekârlık korkusunu artırırken benlik saygısını azaltabildiği gösterildi. Yani sorun artık yalnızca “Birini bulabilecek miyim?” değil. “Bu kadar insan arasından doğru kişiyi nasıl seçeceğim?”
Aşkın Tüketim Kültürüyle Tanışması
Tüketim kültürü bize uzun zamandır daha fazla seçeneğin daha fazla özgürlük anlamına geldiğini öğretiyor. Telefon seçerken özellikleri karşılaştırıyor, otel seçerken yüzlerce yorumu inceliyor, beğenmediğimiz ürünü iade ediyoruz. Aynı zihniyet ilişkilere taşındığında ise insan, yavaş yavaş bir “profil”e dönüşüyor. Boyu yeterli mi? İşi iyi mi? Daha çekici birini bulabilir miyim? Benim yaşam tarzıma uyuyor mu? Ya bundan daha iyisi varsa? Böylece henüz ilişki başlamadan zihnimizde bir karşılaştırma tablosu açılıyor.
Oysa insan bir ürün değildir. Bir insanı tanımak; fotoğrafını beğenmekten veya ortak hobiler bulmaktan çok daha fazlasıdır. İnsan, ancak zaman içinde ortaya çıkan çelişkileriyle, kırılganlıklarıyla, çatışma biçimiyle ve yakınlık kurma kapasitesiyle anlaşılabilir. Fakat algoritmalar zamana değil, veriye ihtiyaç duyar. Algoritma bize seçilebilir insanları gösterebilir; fakat bağ kurabileceğimiz insanı garanti edemez.
Algoritma Kimi Seçtiğimizi Değil, Nasıl Seçtiğimizi De Değiştiriyor
Dating uygulamalarında kullanıcıların davranışlarını yönlendiren algoritmalar yalnızca eşleşme üretmiyor; aynı zamanda seçim deneyiminin kendisini de şekillendiriyor. Dating uygulamalarının temelinde algoritmik eşleştirme sistemleri bulunuyor. Kullanıcı davranışları, tercihleri ve etkileşimleri üzerinden kimin kimin karşısına çıkacağı belirleniyor. Son yıllarda bu sistemlerin kullanıcıların uygulamada geçirdiği deneyimi ve etkileşimi optimize etme biçimleri akademik olarak da inceleniyor.
2025’te yayımlanan iki aşamalı bir çalışmada 521 genç dating app kullanıcısı incelendi. Araştırma, potansiyel partnerleri kaçırma korkusunun (FOMO) karar yorgunluğuyla ilişkili olduğunu; aşırı kaydırma ve karar yorgunluğunun ise algoritmalara duyulan güvenle bağlantılı olduğunu ortaya koydu. Bu nedenle bugün “swipe fatigue” kavramını daha sık duyuyoruz. Hatta Tinder, 2026’da bu yorgunluğu azaltmak amacıyla yapay zekâ destekli “Chemistry” özelliğini test etmeye başladı. Sistem, kullanıcıların verdiği yanıtlar ve izin verdikleri veriler üzerinden daha az sayıda, daha hedefli eşleşme sunmayı amaçlıyor. Yani önce bize sonsuz seçenek sunuyor. Sonra o seçeneklerin içinde kaybolduğumuzda, bizi kurtarması için yine algoritmaya başvuruyoruz.
Peki Bağlanma Biçimlerimiz Bu Hikâyenin Neresinde?
Burada mesele yalnızca teknoloji değil. Aynı uygulamayı kullanan iki insanın neden tamamen farklı deneyimler yaşadığını anlamak için bağlanma kuramına bakmak gerekiyor. Bowlby’nin Bağlanma Kuramı, erken bakım ilişkilerinin kişinin yakınlık, güven ve ayrılık deneyimlerini şekillendirebildiğini öne sürer. Mary Ainsworth’un çalışmalarıyla geliştirilen bağlanma yaklaşımı, güvenli, kaygılı ve kaçınan örüntülerin ilişkilerde farklı davranış biçimleriyle ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Yetişkin romantik ilişkilerine uygulandığında bu yaklaşım, insanların yakınlık ve ayrılık karşısındaki tepkilerinin birbirinden farklı olabileceğini anlamamıza yardımcı olur. Hazan ve Shaver’ın romantik ilişkileri bağlanma perspektifinden ele alan çalışmaları da yetişkin aşkının bağlanma süreçleriyle bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur.
Bu nedenle aynı dating uygulamasını kullanan iki insan, aynı deneyimi yaşamaz. Kaygılı bağlanma eğilimi yüksek bir kişi için uygulama, sürekli tetiklenen bir belirsizlik alanına dönüşebilir: “Bana neden yazmadı?” “Çevrimiçi ama cevap vermiyor.” “Benden daha iyisini mi buldu?” “Beni gerçekten istiyor mu?” “Profil fotoğrafını değiştirmiş; başka biri mi var?”
“Beni beğendi ama neden buluşmak istemiyor?”
Üstelik her an yeni profillerin ortaya çıkması, kaygıyı yalnızca mevcut kişiye değil, kaybedilebilecek bütün ihtimallere yöneltebilir. Kaçınan bağlanma örüntüsünde ise alternatiflerin bolluğu, yakınlık arttığında geri çekilmek için bir kaçış alanı yaratabilir. İlişki derinleştiğinde “Acaba başka biriyle daha iyi olur muyum?” düşüncesi, gerçek yakınlığın getirdiği kırılganlıktan uzaklaşmanın bir yolu haline gelebilir. Dolayısıyla bazen “çok seçeneğim var” cümlesinin altında özgürlükten çok, yakınlıktan kaçınma bulunabilir.
Dünyada İnsanlar Yeniden Karşılaşmayı Arıyor
İlginç olan şu ki, dünyanın farklı yerlerinde insanlar tam da bu nedenle uygulama tabanlı flörtten uzaklaşıp yeniden gerçek hayattaki karşılaşmalara yönelmeye başladı. Londra’da 2026’da popülerleşen “padel dating” etkinlikleri bunun dikkat çekici örneklerinden biri. Singles etkinlikleri, spor aktiviteleri ve sosyal buluşmalar; sürekli kaydırmak yerine insanların ortak bir deneyim içinde birbirlerini tanımalarını sağlıyor. Bu etkinliklere katılanların önemli bir bölümü geleneksel dating app deneyiminden yorulmuş kişilerden oluşuyor. Dating uygulamalarından yorulan genç yetişkinler, bir ekranın karşısında profil değerlendirmek yerine ortak bir aktivite sırasında tanışmayı tercih ediyor. Bu yalnızca Londra’ya özgü bir eğilim de değil. Güncel flört kültüründe “slow dating”, uygulama dışı tanışmalar ve daha niyetli sosyal karşılaşmalar giderek daha fazla konuşuluyor.
Bu değişim bize önemli bir şey söylüyor: İnsanlar belki de daha fazla eşleşme değil, daha fazla gerçek karşılaşma istiyor. Çünkü bir insanın nasıl güldüğünü görmek, bir fotoğrafına bakmaktan; zorlandığında nasıl davrandığını gözlemlemek, profilindeki birkaç kelimeyi okumaktan çok daha fazla şey anlatır.
Belki De İhtiyacımız Olan Daha Fazla Seçenek Değil
Elbette her ilişki sürdürülmek zorunda değildir. Şiddet, istismar, sürekli değersizleştirme ve temel uyumsuzluklar “ilişkiyi kurtarmak” adına romantize edilmemelidir. Ancak sağlıklı bir ilişkide yaşanan ilk hayal kırıklığında “Daha iyisini bulabilirim” refleksine yönelmek, ilişkinin ihtiyaç duyduğu toleransı ve onarımı zorlaştırabilir. Çünkü gerçek yakınlık, kusursuz bir insan bulmakla değil; kusurlu iki insanın birbirinin gerçekliğine alan açabilmesiyle oluşur. Belki de flört etmekten yorulmadık. Sürekli seçim yapmak zorunda kalmaktan yorulduk. Belki aşkı bulmak için geliştirdiğimiz sistemler, bizi aşkın kendisinden uzaklaştırıyor. Çünkü aşk bir alışveriş sepeti değildir. İnsanları sepete ekleyemez, favorilere kaydedemez, beğenmediğimizde iade edemeyiz. Aşkın bir kısmı seçmekse, bir kısmı da keşfetmektir. Ve belki bugün romantik ilişkilerde yapabileceğimiz en radikal şey, daha fazla seçenek aramak değil; bir insanı seçtikten sonra onu gerçekten tanımaya zaman ayırabilmektir. Belki de asıl soru artık “Bana uygun daha iyi biri var mı?” değil: “Ben birini gerçekten tanımaya, seçmeye ve seçtiğim kişinin gerçekliğine tahammül etmeye hazır mıyım?”
Çünkü bazen aşkı bulmanın önündeki en büyük engel, yanlış insanlarla karşılaşmak değildir. Hiçbir insanın yeterince iyi görünmediği kadar çok seçeneğe sahip olduğuna inanmasıdır.
Kaynakça
- Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
- Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.
- Thomas, M. F., Binder, A., & Matthes, J. (2022). The agony of partner choice: The effect of excessive partner availability on fear of being single, self-esteem, and partner choice overload. Computers in Human Behavior, 126, 106977.
- Binder, A., Stevic, A., Matthes, J., & Thomas, M. F. (2025). Dating algorithms? Investigating the reciprocal relationships between partner choice FOMO, decision fatigue, excessive swiping, and trust in algorithms. New Media & Society, 27(12), 6396–6415.

