Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. İşler zamanında teslim edilir, sorumluluklar eksiksiz yerine getirilir, sosyal ilişkiler düzenli görünür ve başarılar peş peşe gelir. Çevresindekiler bu kişileri “disiplinli”, “güvenilir”, “mükemmeliyetçi” ya da “her şeyi başarabilen” biri olarak tanımlar. Ancak görünmeyen tarafta, sürekli çalışan bir zihin, dinmek bilmeyen bir kaygı ve hiç bitmeyen bir yetersizlik hissi vardır. İşte bu tablo, literatürde sıkça tartışılan yüksek işlevli anksiyete kavramını akla getirir.
Yüksek işlevli anksiyete, psikiyatrik tanı sistemlerinde bağımsız bir tanı olarak yer almasa da, klinik uygulamalarda oldukça sık karşılaşılan bir örüntüdür. Bu kişiler kaygılarına rağmen günlük yaşamlarını sürdürebilir, hatta birçok alanda üstün performans gösterebilirler. Fakat bu başarı çoğu zaman ruhsal iyilik halinin göstergesi değil, kaygının yönettiği bir yaşamın sonucudur.
Kaygı, insan yaşamı için gerekli bir duygudur. Tehlikeleri fark etmemizi, hazırlıklı olmamızı ve performansımızı artırmamızı sağlayabilir. Ancak kaygı sürekli hale geldiğinde ve kişinin yaşamını yönetmeye başladığında, koruyucu işlevini kaybederek tükenmişliğe dönüşebilir. Yüksek işlevli anksiyetede kişi çoğu zaman başarısız olmaktan değil, hata yapmaktan korkar. Bu nedenle dinlenmek yerine daha fazla çalışır, yardım istemek yerine yükü tek başına taşır ve “iyi” olmak yerine “kusursuz” olmaya çabalar.
Bu kişilerin en belirgin özelliklerinden biri, başarılarının dışarıdan takdir edilmesine rağmen iç dünyalarında kendilerini hiçbir zaman yeterli hissetmemeleridir. Bir hedefe ulaştıklarında kısa süreli bir rahatlama yaşarlar; ardından zihin hemen yeni bir eksik bulur. “Daha fazlasını yapmalıyım.”, “Ya başarısız olursam?”, “Beni aslında yeterli sanıyorlar ama gerçeği öğrenirlerse?” gibi düşünceler zihinde sürekli döner. Bu durum zamanla kronik stresin oluşmasına neden olur.
Yüksek işlevli anksiyeteye sahip bireyler çoğu zaman çevrelerinden destek de göremezler. Çünkü dışarıdan bakıldığında sorun yaşamıyor gibi görünürler. İşlerini aksatmazlar, gülümserler, sorumluluk alırlar ve güçlü görünmeye devam ederler. Oysa geceleri uykuya dalmakta zorlanabilir, en küçük hatalarını saatlerce düşünebilir veya gün içinde zihinsel olarak hiç durmadan olası senaryolar üretebilirler. Başarılarının arkasında çoğu zaman huzur değil, yoğun bir kaygı bulunmaktadır.
Araştırmalar kronik kaygının yalnızca psikolojik değil, fizyolojik etkiler de oluşturduğunu göstermektedir. Sürekli aktif kalan stres sistemi; dikkat güçlüğü, kas gerginliği, mide-bağırsak sorunları, baş ağrıları, uyku problemleri ve duygusal tükenmişlik gibi belirtilere yol açabilir. Uzun vadede ise depresyon, tükenmişlik sendromu ve çeşitli psikosomatik yakınmaların gelişme riskini artırabilir.
Peki bu döngü neden oluşur? Çoğu zaman kökeninde çocukluk döneminde öğrenilen koşullu kabul, aşırı eleştirel ebeveyn tutumları, yüksek beklentiler veya sevginin başarıyla ilişkilendirilmesi yer alabilir. Kişi zamanla kendi değerini üretkenliği ve performansı üzerinden tanımlamaya başlar. Böylece dinlenmek suçluluk, hata yapmak ise değersizlik anlamına gelir.
İyileşmenin ilk adımı, kaygıyı tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak değil, onun yaşam üzerindeki etkisini fark etmektir. Başarının tek başına ruh sağlığının göstergesi olmadığını kabul etmek önemlidir. Kendine karşı daha şefkatli olabilmek, gerçekçi beklentiler geliştirmek, mükemmel yerine “yeterince iyi” olmayı öğrenmek ve gerektiğinde profesyonel psikolojik destek almak bu döngünün kırılmasına yardımcı olabilir. Özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi ve Kabul ve Kararlılık Terapisi gibi bilimsel temelli yaklaşımlar, kaygıyı sürdüren düşünce ve davranış kalıplarının yeniden yapılandırılmasında etkili sonuçlar sunmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, her başarılı insan iyi değildir; her gülümseyen insan huzurlu değildir. Bazen alkışlanan performansın arkasında sessizce tükenen bir zihin vardır. Gerçek psikolojik güç, sürekli üretmek ya da kusursuz olmak değil; ihtiyaç duyduğunda durabilmek, yardım isteyebilmek ve kendine de en az başkalarına gösterdiğin kadar anlayış gösterebilmektir. Çünkü ruh sağlığı, yalnızca dışarıdan nasıl göründüğümüzle değil, kimsenin görmediği anlarda kendimizi nasıl hissettiğimizle ölçülür.
