Duygusal zekâ denilince çoğu insanın aklına karmaşık veya akademik bir kavram geliyor. Oysa bu kavram, günlük hayatta düşündüğümüzden çok daha sık karşımıza çıkıyor. Hatta bazen bir ilişkinin neden yürümediğini anlamaya çalışırken, karşımıza çıkan sorun sevgi eksikliği değil, duygusal zekâ eksikliği olabiliyor. Çünkü bir insan seni seviyor olabilir ama seni anlamıyor olabilir. Seni önemsiyor olabilir ama ne hissettiğini fark etmiyor olabilir. Ve bir süre sonra ilişkiler çoğu zaman sevgisizlikten değil, anlaşılamamaktan yorulmaya başlar.
Örneğin, günün kötü geçmiştir. İş yerinde canını sıkan bir şey yaşamışsındır ya da kafanı kurcalayan bir konu vardır. Bunu anlatırsın ama karşındaki kişi hemen çözüm üretmeye çalışır. Sana ne yapman gerektiğini anlatır, tavsiyeler verir, konuyu kapatmaya çalışır. Oysa sen o anda bir çözüm aramıyorsundur; sadece anlaşılmak istiyorsundur. Bazen insanlar bir çözümden önce bir “Haklısın, zor bir gün geçirmişsin” cümlesine ihtiyaç duyar. Duygusal zekâ tam da burada kendini gösterir. Çünkü duygusal zekâsı yüksek insanlar her zaman doğru şeyi söylemeyebilir ama karşındaki insanın neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışırlar.
Benzer bir durum kırgınlıklarda da yaşanır. Diyelim ki seni üzen bir şeyi dile getirdin. Daha cümlen bitmeden karşı taraf savunmaya geçiyorsa, kendini açıklamaya çalışıyorsa ya da hemen “Yanlış anladın” diyorsa, bir süre sonra duygularını paylaşmak istememeye başlarsın. Çünkü konuşmanın sonunda anlaşılmak yerine kendini anlatmaya çalışırken bulursun. Oysa duygusal zekâsı yüksek bir insan önce kendini savunmak yerine karşısındaki kişinin ne hissettiğini anlamaya çalışır. “Bu seni neden üzdü?” diye sorar. “Benim göremediğim bir şey mi var?” diye düşünür. Haklı çıkmaya çalışmadan önce duyguya temas eder.
Duygusal zekâ eksikliği bazen de insanların fark edilmediğini hissettiği yerlerde ortaya çıkar. Bir süredir keyfin yoktur. Mesajların kısalmıştır. Eskisi kadar enerjik değilsindir. Belki daha sessiz olmuşsundur. Duygusal zekâsı yüksek insanlar bu değişiklikleri fark eder. Çünkü onlar sadece söylenenleri değil, söylenmeyenleri de duymaya çalışırlar. “Son günlerde biraz farklısın” ya da “İyi misin?” gibi basit görünen sorular bazen saatlerce yapılan konuşmalardan daha değerlidir. Çünkü insan kendini en çok fark edildiği yerde değerli hisseder.
İlişkilerde sık karşılaşılan sorunlardan biri de özür dileyememektir. Bazı insanlar hata yaptıklarında özür dilemek yerine açıklama yapmayı tercih eder. Neden öyle davrandığını anlatır, bahaneler üretir ya da konuyu başka yerlere çeker. Çünkü özür dilemek onlar için hata yaptığını kabul etmek anlamına gelir. Oysa duygusal olgunluk, kusursuz olmak değildir. Hata yaptığında bunu kabul edebilmek ve karşındaki insanın duygusuna yer açabilmektir. Bazen samimi bir “Seni kırdım, bunun farkındayım” cümlesi, uzun uzun yapılan açıklamalardan çok daha iyileştiricidir.
Duygusal zekâ eksikliğinin ilişkilerde en görünür olduğu yerlerden biri de iletişimden kaçmaktır. Bir sorun olduğunda konuşmak yerine susmak, mesajlara cevap vermemek, geri çekilmek ya da hiçbir şey olmamış gibi davranmak kısa vadede daha kolay gelebilir. Ancak konuşulmayan her konu ilişki içinde sessizce büyümeye devam eder. Çünkü sorunlar görmezden gelinince ortadan kaybolmaz, sadece ertelenir. Ve ertelenen her duygu, bir süre sonra ilişki içinde daha büyük kırgınlıklara dönüşür.
Bu yüzden bir ilişkiyi ayakta tutan şey sadece sevgi değildir. Sevgi çok kıymetlidir ama tek başına yeterli değildir. Empati gerekir, iletişim gerekir, merak gerekir. Karşındaki insanın duygularına yer açabilmek gerekir. Belki de bu yüzden ilişkilerde kendimize sadece “Beni seviyor mu?” sorusunu sormamalıyız. Bazen daha önemli soru şudur: “Bu insan beni anlamaya çalışıyor mu?” Çünkü insan en çok sevildiği yerde değil, anlaşıldığı yerde nefes alır.


