Salı, Haziran 16, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Dikkat Eksikliği: Çağımızın Hastalığı mı, Yoksa Modern Bir Salgın mı?

Fark ettiniz mi bilmiyorum ama artık birçok kişi hiçbir şeye “tam” olarak odaklanamıyor. Her birimizin bu derece etkilenmediğini söylemek mümkün; ancak birçok insanın ortak bir problemiyle karşı karşıyayız. Bir kitap okumaya başladığımızda, ikinci sayfada elimiz telefona gidiyor. Bir film izlerken, en heyecanlı yerinde bildirimleri kontrol etme ihtiyacı hissediyoruz. Hatta biriyle derin bir sohbete daldığımızda bile zihnimizin arka planında “başka bir şey kaçırıyor muyum?” huzursuzluğu yankılanıyor. Son yıllarda klinik ortamlarda sıkça duyduğumuz cümlelerden biri şu: “Galiba bende Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) var.”

Peki, gerçekten bir biyolojik mutasyona mı uğradık, yoksa dikkatimiz “çalındı” mı? Bu yazıda, dikkat eksikliğinin sadece klinik bir tanı mı yoksa çağımızın kolektif bir yorgunluk belirtisi mi olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle bir ayrım yaparak başlayalım. DEHB, nörogelişimsel bir bozukluktur ve genetik kökenleri kuvvetlidir. Ancak günümüzde şikayetçi olduğumuz durumun büyük bir kısmı, Johann Hari’nin tabiriyle “Edinilmiş Dikkat Eksikliği”dir. Kaliforniya Üniversitesi’nden Dr. Gloria Mark’ın yaptığı araştırmalar, durumun vahametini gözler önüne seriyor. 2004 yılında bir ekran başındaki dikkat süremiz ortalama 2,5 dakikayken, son yıllarda bu süre ortalama 47 saniyeye kadar geriledi. Yani artık bir işe odaklanmakta zorlanmamızın ötesinde, zihnimiz sürekli bir “parçalanma” halinde.

Johann Hari, Çalınan Dikkat (Stolen Focus) kitabında bu durumu sadece bireysel bir irade sorunu olarak görmeyi reddeder. Ona göre dikkatimiz; dev teknoloji şirketlerinin “dikkat ekonomisi” adını verdiği sistem tarafından bilinçli olarak parçalanmaktadır. Uygulamalar, beynimizdeki dopamin döngülerini tetikleyecek şekilde tasarlanmıştır. Her bildirim, her sonsuz kaydırma (infinite scroll), prefrontal korteksimizi yani odaklanmadan sorumlu bölgeyi sürekli bir “uyarılma-çöküş” döngüsüne sokar.

Dr. Gabor Maté ise Scattered Minds (Dağınık Zihinler) adlı eserinde dikkat eksikliğini daha biyopsikososyal bir perspektiften ele alır. Maté’ye göre dikkat eksikliği, modern dünyanın yarattığı yüksek stresli çevreye karşı zihnin geliştirdiği bir “uyum sağlama” mekanizması olabilir. Zihin, baş edemediği duygusal yoğunluktan veya stresten korunmak için “dışarıda” kalmayı, yani odaklanmamayı seçer. Bu açıdan bakıldığında, odaklanamıyor oluşumuz aslında sistemimizin aşırı yüklendiğinin bir imdat çığlığıdır.

Bu parçalanmışlık, Cal Newport’un Derin Çalışma (Deep Work) yeteneğimizi elimizden alırken, bizi sürekli bir “tamamlanmamışlık” hissiyle, yani bir önceki yazımda bahsettiğim Zeigarnik etkisinin o bitmek bilmeyen gerilimiyle baş başa bırakıyor. İşte bu noktada fark etmemiz gereken hayati bir eşik var: Dikkatimi geri kazanmak, telefonumdaki bir uygulamayı silmekten ya da bildirimleri kapatmaktan çok daha fazlası; bu, kendime ve zamanıma sahip çıkma eylemidir. Bu, hayatımın yönetmen koltuğuna yeniden oturma kararlılığıdır.

Sağlıklı olan ne ve ne yapabiliriz?

Öncelikle kendimize öz şefkatle yaklaşmalıyız. Odaklanamadığımız her an kendimizi suçlamak, stresi artırarak zihni daha da dağınık hale getirir. Bunun yerine, dikkatimizin “çalınabilir” bir meta olduğunu kabul edip koruma kalkanları geliştirebiliriz. Tek bir şeye odaklanma egzersizleri yapabilir, dijital oruçlar deneyebilir ve zihnimize boşlukta kalma, hiçbir şeyle meşgul olmama izni verebiliriz. Burada, ünlü psikiyatr Daniel Siegel’ın üzerinde önemle durduğu “anda kalma” (presence) pratikleri ve zihinsel entegrasyon kavramı bize ışık tutuyor. Siegel’a göre dikkat, beynin mimarisini değiştiren en güçlü araçtır. Nöroplastisite ilkesine göre, dikkatimizi neye verirsek beynimiz o yönde gelişir. Siegel’ın Farkındalık Çarkı (Wheel of Awareness) egzersizi, zihnimizi bir çarkın merkezindeki gözlemci noktasına davet eder. Çarkın kenarlarındaki o gürültülü uyaranlara, telefon bildirimlerine ya da kaotik düşüncelere kapılmak yerine; merkezde kalıp dikkati kasıtlı olarak yönetmeyi öğretir.

Anda kalma pratikleri, beynin prefrontal korteksi ile limbik sistemi (duygu merkezi) arasındaki bağı güçlendirerek bizi “reaktif” olmaktan çıkarıp “yanıt veren” bireylere dönüştürür. Bir bildirim geldiğinde ona refleks olarak uzanmak yerine, o anki ihtiyacımızı fark edip “şu an bu satırı okumaya devam etmeyi seçiyorum” diyebilmek, Siegel’ın tabiriyle zihinsel bir entegrasyondur. Bu pratikler, parçalanmış zihni bir araya getirir ve sinir sistemimizi regüle ederek bizi o sürekli tetikte olma halinden kurtarır.

Henüz bildiğim kadarıyla doğrudan bu söylediklerime odaklanan bir reçete yok; ancak kısım kısım taraflarını destekleyebilecek çok fazla bulgu mevcut. Ancak yine de bu kısmının tamamen kendi çıkarımım olduğunu belirtmek isterim. Sadece bireysel olarak değil, toplum olarak hepimiz potansiyelimizin altındayız çünkü hali hazırda kapasitemizin bir kısmını bizi ilgilendirmeyen uyaranları filtrelemeye çalışırken harcayarak tüketiyoruz.

İnsanlığın büyük bir kısmı olarak bu mikro seviyede sürekli maruz kaldığımız gerilimleri yaşayıp zihnimizi yormamıza, kendimizi ve sevdiklerimizi yormamıza gerek yok aslında. Ben kendi adıma şunu bir kez daha öğrendim: Dikkatimi korumak, kendime karşı şefkatli bir sınır çizmektir. Her şeye yetişmek zorunda olmadığımı, zihnime boşluklar bırakma hakkım olduğunu kabul ettiğimde, potansiyelimizi yeniden yükseltebiliriz.

Belki de en büyük devrim, sadece tek bir şeye, örneğin şu an bu satırları okuyan kendimize, kesintisiz bir beş dakika ayırabilmektir. Bunu yapabildiğimizde, hem kendimize hem de dünyayla olan bağımıza faydalı olabilir, potansiyelimizi yeniden yükseltebiliriz.

Ceren Hazar
Ceren Hazar
Klinik psikolog Ceren Hazar, her insanın biricikliğine inanır. Psikoloji lisansının ardından klinik psikoloji yüksek lisans eğitimini tamamlarken, Bilişsel Davranışçı Terapi ve yeme bozuklukları konusunda uzmanlaşmıştır. Her kişinin ihtiyaçlarının farklı olabildiğini deneyimledikçe, Duygu Odaklı Terapi ve EMDR gibi farklı terapi ekolleriyle kendisini geliştirmeye devam etmektedir. Klinik pratiğinde depresyon, anksiyete, yeme bozuklukları, travma ve kendini gerçekleştirme uzmanlaştığı alanlar arasındadır. Kişilerin kendilerini daha iyi tanımalarına ve anlamalarına, eleştirmek yerine kendilerine şefkatle yaklaşmalarına destek olmayı önceliklendiren içerikler üretmeyi önemser.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar