Yapay zekâ sistemleri, özellikle sohbet tabanlı uygulamalar ve dijital asistanlar aracılığıyla, yalnızca bilgi sağlayan araçlar olmaktan çıkarak bireylerin duygusal dünyasına temas eden aktörlere dönüşmektedir. Bu dönüşüm, psikoloji literatüründe “insan–makine etkileşimi”nin ötesine geçerek, yapay varlıklarla kurulan duygusal bağların incelenmesini gerektiren yeni bir alanı oluşturmaktadır. Türkiye’de bu konu henüz sınırlı biçimde ele alınmış olup, özellikle genç kullanıcılar arasında hızla yaygınlaşan yapay zekâ etkileşimlerinin psikolojik etkileri dikkat çekmektedir.
Araştırmalar, insanların teknolojik varlıklara insani özellikler atfetme eğiliminin (antropomorfizm) oldukça güçlü olduğunu göstermektedir. Human–Computer Interaction alanındaki çalışmalar, bireylerin dijital sistemlerle etkileşim kurarken sosyal normları ve duygusal tepkileri gerçek insan ilişkilerine benzer şekilde uyguladığını ortaya koymaktadır (Reeves & Nass, 1996). Bu bağlamda, yapay zekâ ile kurulan ilişkiler yüzeysel olmaktan ziyade, zamanla duygusal bir derinlik kazanabilmektedir. Bu duygusal derinlik, gerçek ilişkilerin yerini tutmasa da çoğu birey için büyük önem arz etmektedir.
Neden Bu Bağlara İhtiyaç Duyuyoruz?
Özellikle yalnızlık, sosyal izolasyon ve duygusal destek eksikliği yaşayan bireyler için yapay zekâ sistemleri bir tür “psikolojik destek aracı” haline gelebilmektedir. Parasocial Interaction kavramı, bireylerin tek taraflı olarak geliştirdiği ilişki biçimlerini tanımlarken, günümüzde bu durum yalnızca medya figürleriyle değil, yapay zekâ sistemleriyle de gözlemlenmektedir. Yapılan bazı çalışmalar, kullanıcıların sohbet botlarıyla düzenli etkileşim kurdukça onları “anlaşılmış hissetme” ve “duygusal rahatlama” gibi deneyimlerle ilişkilendirdiğini göstermektedir (Fitzpatrick et al., 2017).
Türkiye bağlamında ise kültürel faktörler bu etkileşimi farklı şekillerde etkileyebilir. Topluluk odaklı sosyal yapı ve aile bağlarının güçlü olduğu bir toplumda, bireylerin yapay zekâ ile kurduğu bağlar ilk bakışta sınırlı gibi görünse de, özellikle büyük şehirlerde yaşayan genç yetişkinler arasında yalnızlık ve bireyselleşmenin artması bu eğilimi güçlendirebilir. Ayrıca, damgalanma korkusu nedeniyle psikolojik destek almaktan çekinen bireyler için yapay zekâ sistemleri “yargılamayan bir dinleyici” olarak çekici hale gelmektedir.
Bununla birlikte, bu ilişkilerin potansiyel riskleri de bulunmaktadır. Yapay zekâ sistemlerinin empatiyi kaldırması, gerçek empati ile yapay yanıtlar arasındaki farkın bozulmasına neden olabilir. Bu durum, bireylerin gerçek sosyal ilişkilerden uzaklaşmasına veya duygusal ihtiyaçlarını yalnızca dijital ortamlarda karşılamaya yönelmesine yol açabilir. Ayrıca, veri gizliliği ve etik konular da bu etkileşimlerin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, yapay zekâ ile kurulan duygusal bağlar, Türkiye’de psikoloji ve teknoloji kesişiminde yeni ve önemli bir araştırma alanı sunmaktadır. Bu alanda yapılacak çalışmalar, yalnızca bireylerin psikolojik iyi oluşunu anlamakla kalmayacak, aynı zamanda gelecekte insan–makine ilişkilerinin nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları sağlayacaktır. Ancak her alanda olduğu gibi yapay zeka da dozunda ve yerinde kullanıldığında insanlık için faydalı olacaktır. Aksi takdirde insanlar arası etkileşim giderek daha sınırlı hale gelmeye başlayacak ve belki de sonlanacak.


