Pazartesi, Mayıs 18, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

KEŞİF VE KÂŞİF

“Kaşifler tek başlarına anılır ama bu, onlara eşlik eden onlarca, yüzlerce insana ve keşif yolculuğunda sürülen izleri bırakmış olan geçmiştekilere haksızlıktır. Kâşifler yoktan var etmezler, yalnızca var olanı keşfederler; belki de daha önce zaten keşfedilmiş, unutulmuş, gizlenmiş ya da yok edilmiş olanı…”

— Yeşim Taş Türköz, Büyü Dükkânı Üçüncü Bahar

İnsanın iç dünyasına dair yaptığı eşsiz gözlemleri; derin bir incelik ve ustalıkla kelimelere dönüştüren Yeşim Taş Türköz’ün yazdıklarının sıkı bir hayranı olduğumu söylememe gerek yok sanırım. Çünkü fark ettim ki bazı yazarlar, yazdıklarıyla adeta insan zihninin en kuytu yerlerinde dolaşan, adını koyamadığı o belirsiz duygulara isim vermekle kalmayıp, orada dağınık duran düşünceleri, hisleri ve kırıkları; insanın kendi kendine bile anlatamadığı yerleri incelikle görünür hale getiriyor. Ve bazen bir cümlede, uzun zamandır taşıdığımız bir duyguyla ilk kez karşılaşmış gibi hissettiriyor…

Yazar ve okur arasındaki bağı da şu cümlelerle ifade etmiş Yeşim Taş Türköz:

“Yazarın ve okurun kökleri, birbirine ne kadar derinlerde dolanıyorsa aradaki bağ da o kadar güçlü oluyor. Bu derinliği; coğrafyada, kültürde, hissiyatta, bedende, düşüncede, vicdanda ve pek çok başka bilgi boyutunda aramak gerektiğini, yıllar içinde farklı kuşaklarla bağ kurabildikçe idrak ettim. Yazar olarak yaş almanın beni genç okurdan kopartmadığını, yol boyu kervana yeni kuşakların katıldığını gördükçe, aradaki bağların daha derinlerden bir yerlerden geldiğini kavradım. Biz aslında iç dünyalarımızda akrandık ve aynı hakikatin hissedarlarıydık.”

Son cümleyi tekrar tekrar kaç defa okudum bilmiyorum…

“İç dünyalarımızda akran” olmak sanırım aynı çağda yaşıyor olmaktan değil; aynı duyguların içinden geçmiş olmaktan doğan bir yakınlık. Birbirini hiç tanımayan insanların aynı kırılganlığı, aynı arayışı, aynı yalnızlığı farklı zamanlarda taşıması… Ve bir cümlenin, insanın içinde yıllardır adını koyamadığı bir yere dokunabilmesi.

“Aynı hakikatin hissedarları olmak” İnsanın en derin hakikatleri çoğu zaman birbirine benzer aslında. Hepimiz sevilmek, görülmek, anlaşılmak, ait hissetmek isteriz. Hepimiz bir yerlerde kırılır, eksik hisseder, kaybetmekten korkarız. Ve bazen birbirimizi tam da bu kırılganlığın içinden tanırız.

Belki de bu yüzden bazı satırlar insana bu kadar tanıdık gelir. Çünkü onları yazan kişiyle aynı hayatı yaşamamış olsak bile, aynı duygunun içinden geçmişizdir. Aynı boşluğu, aynı özlemi, aynı içsel arayışı başka zamanlarda taşımışızdır. Ve insan bazen bir kitabın içinde yalnızca bir yazarı değil; kendi ruhuna temas eden bir tanışıklığı bulur.

Sanırım insanı en çok iyileştiren şeylerden biri de budur: İçinde taşıdığı şeylerin yalnızca kendisine ait olmadığını fark etmek. Çünkü bazı duygular paylaşıldığında hafiflemez belki ama görünür hale gelir. Ve görülen şey, artık insanı eskisi kadar karanlıkta bırakıp korkutmaz…

Ve yukarıdaki ilk alıntıya gelecek olursak, iç dünyalarını merak eden aynı hakikatin hissedarları olarak bence hepimiz birer kâşif oluyoruz gibi; biraz da sizce öyle değil mi?

En çok da kendi kendimizin kâşifi oluyoruz bence ve iç dünyalarımız da keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir kıta gibi; kimi zaman derin bir okyanus, kimi zaman adı bile henüz konmamış bir evren… Zaten insanın da yaptığı en uzun yolculuk çoğu zaman kendi iç dünyasına yaptığı yolculuk değil midir?

Ve her yolculukta olduğu gibi bu içsel yolculukta pek çok başka yolculukla kesişiyor.

Çünkü insan kendini yalnızca kendi sesiyle tanımaz. İçimizdeki bazı odalar, ancak başka bir insanın varlığıyla görünür hale gelir. Bazen bir cümle, bazen bir kayıp, bazen de bizi derinden sarsan bir karşılaşma; yıllardır fark etmeden taşıdığımız parçaları gün yüzüne çıkarır.

İşte o yüzden yazarın “Kaşifler tek başlarına anılır ama bu, onlara eşlik eden onlarca, yüzlerce insana ve keşif yolculuğunda sürülen izleri bırakmış olan geçmiştekilere haksızlıktır” cümlesi tam da burada çokça anlam kazanıyor. Çünkü hiçbir içsel yolculuk tamamen bireysel değil. İnsan kendi içine doğru ilerlerken bile; geçmişinin, ilişkilerinin, kırgınlıklarının, sevildiği ve eksik bırakıldığı yerlerin izlerini taşıyor. Kendi hakikatimize ulaşırken bile aslında birbirimizin izinden geçiyoruz.

Belki de insan olmanın en derin tarafı tam olarak burada saklı: Birbirimizin hayatına yalnızca tanık olmuyoruz; bazen birbirimizin iç dünyasında görünmeyen kıtaların keşfine de eşlik ediyoruz.

Bu çoğu zaman acı verici olsa da, içinde keşfe değer kıymetli hazineler barındıran anlamlı bir yolculuk oluyor. İçerisinde de yazarın ifadesiyle “bildiğimizi bilmediğimiz” çokça şeyle karşılaşıyoruz. Umarım keşfin bilinmeyen kıyılarında kaybolmadan dolaşabilecek cesareti; karşılaştığımız hakikatlere ise yargısızca bakabilecek şefkati kendimizde bulabiliriz…

Sevgiler…

Figen Türkel
Figen Türkel
Figen Türkel, Doğu Akdeniz Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunudur. Birçok alanı olan psikolojinin özellikle EABCT standartlarına göre düzenlenen "Kognitif ve Davranış Terapileri (KDT), Oyun Terapisi ve Mindfulness" alanlarında uzmanlaşmayı hedeflemektedir ve bu alanlarda Türkiye’de öncü hocalardan aldığı eğitimlerini ve süpervizyonlarını tamamlamaya çalışmaktadır. Türkel, bu alanlara ek olarak bilimsel araştırmaların ışığında edindiği bilgilerini özellikle çocuklar ve ebeveynlere yönelik derlediği yazılarını sosyal medya platformları ve dijital dergilerde paylaşarak bireylerin doğru bilgilerle ruh sağlığını güçlendirmeyi hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar