İnsan bedeni artık yalnızca biyolojik bir kavram değil; aynı zamanda sosyal bir gösterim, kültürel bir mesaj ve çoğu zaman kişinin değeriyle eş tutulan bir gösterge hâline gelmiştir. Sosyal medyada kusursuz olarak sunulan bedenlerin sürekli dolaşımı, fit yaşam adı altında pazarlanan katı beden idealleri ve sürekli genç, ince ya da estetik görünme baskıları, kişinin kendi bedeniyle kurduğu ilişkiyi giderek daha kopuk bir hale getiriyor. Bu durumun en görünür sonucu çoğu zaman “yukarı doğru sosyal karşılaştırma” olarak karşımıza çıkıyor; yani kişinin kendisini daha güzel, daha zayıf veya daha çekici gördüğü insanlarla kıyaslaması. Ancak sosyal karşılaştırmanın daha sessiz, daha az konuşulan ve çoğu zaman fark edilmeden işleyen başka bir yönü daha vardır: aşağı doğru sosyal karşılaştırma.
Bu karşılaştırma biçiminde kişi, kendisini daha kötü durumda gördüğü kişilerle kıyaslayarak geçici bir rahatlama yaşamaya çalışır. Özellikle beden kabul sorunları veya yeme bozukluğu belirtileri taşıyan kişilerde bu durum oldukça yaygındır. Kişi, kendisinden daha kilolu ya da daha az çekici olduğunu düşündüğü birini gördüğünde kısa süreli bir üstünlük hissi yaşayabilir. Bu his çoğu zaman bilinçli değildir; hatta kişi kendi zihninde kurduğu bu hiyerarşinin farkında bile olmayabilir. Ancak içsel düzeyde işleyen mesaj verir: “En azından onun gibi değilim.”
Psikolojide sosyal karşılaştırma kuramı ilk kez Festinger (1954) tarafından ortaya konmuştur. Kurama göre insanlar, kendilerini değerlendirebilmek için başkalarını referans alırlar. İnsan zihni, kendi yeterliliğini, görünümünü ve değerini anlamlandırırken çevresindeki insanları bir ölçüt olarak kullanır. Bu mekanizma belirli ölçüde doğal olsa da beden algısı söz konusu olduğunda oldukça yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Çünkü beden, artık yalnızca fiziksel bir yapı değil; başarı, özdenetim ve hatta “değer” göstergesi gibi sunulabilmektedir.
Diyet kültürü ise bu algının merkezinde yer alır. Diyet kültürü; zayıflığı sağlık, disiplin ve çekicilikle eşleştiren, belirli beden tiplerini idealize eden toplumsal bir sistemdir. Bu sistem içinde bedenler görünmez bir hiyerarşiye yerleştirilir. Daha ince bedenler daha başarılı ve iradeli, daha büyük bedenler ise çoğu zaman iradesiz ya da bakımsız olarak etiketlenir. Böyle bir ortamda kişinin kendisini yalnızca kendi bedeni üzerinden değil, başkalarının bedeni üzerinden de değerlendirmesi ne yazık ki kaçınılmaz hâle gelir.
Özellikle sosyal medya, bu karşılaştırma mekanizmasını sürekli aktif tutan bir alan yaratır. Araştırmalar, sosyal medya kullanımının beden memnuniyetsizliği ve yeme bozukluğu belirtileriyle ilişkili olduğunu göstermektedir (Fardouly ve Vartanian, 2016). Ancak çoğu çalışma, kişinin kendisini “daha iyi görünen” kişilerle kıyaslamasına odaklanır. Oysa aşağı doğru sosyal karşılaştırma da benzer ölçüde ruh sağlığını etkileyebilir. Çünkü burada elde edilen rahatlama gerçek bir öz kabulden değil, başkasının bedenini değersizleştirmekten beslenir. Aslında o kişiye dönüşmekten korkuyor olabilir.
Bu durumun en tehlikeli yanı, kişinin kendi değerini hâlâ beden üzerinden tanımlamaya devam etmesidir. Başkasını aşağı görmek, kişinin beden odaklı düşünce sisteminden çıktığı anlamına gelmez; aksine bu bakış açısının içine daha da derin yerleştiğini gösterir. Çünkü zihindeki soru hâlâ aynıdır: “Kim daha iyi görünüyor?”
Yeme bozukluklarıyla çalışan klinisyenler, bu karşılaştırma mekanizmasının özellikle anoreksiya nervoza ve bulimia nervoza gibi bozukluklarda sık görüldüğünü belirtmektedir. Bedenler arasındaki farkları sürekli analiz etmek, kişinin çevresini bir tür “beden rekabeti alanı” gibi algılamasına neden olabilir. Arkadaş ortamlarında, toplu fotoğraflarda ya da günlük karşılaşmalarda bile kişinin zihni istemsiz biçimde beden kıyaslamaları yapmaya başlayabilir. Bu durum sosyal ilişkilerin doğallığını da bozabilir (Tiggemann ve McGill, 2004; Stice, 2002).
İnsanlarla bağ kurmak yerine bedenleri değerlendirmeye başlayan bir zihin, zamanla yalnızlaşır. Çünkü kişi artık çevresindekileri bir insan olarak değil, kendi beden algısını düzenlemek için kullandığı ölçütler olarak görmeye başlar. Bu da ilişkilerde samimiyetin azalmasına neden olur. Yeme bozukluklarının en güçlü beslendiği alanlardan biri tam da bu izolasyondur.
Burada dikkat çekici olan bir diğer nokta ise düşüncelerin içsel bakışı yansıtmasıdır. Başkalarının bedenine yönelik geliştirilen sert eleştiriler, aslında kişinin kendi bedenine uyguladığı standartların dışavurumudur. Başkasını fazla kilolu, düzensiz ya da bakımsız olarak etiketleyen bir zihin, kendi bedenindeki en küçük değişimde de aynı acımasızlığı kendisine yöneltecektir. Bu nedenle beden yargısı hiçbir zaman yalnızca dışarıya dönük değildir; aynı zamanda kişinin kendi iç dünyasına da zarar verir.
Psikanalitik yaklaşımlar, bu tür savunma mekanizmalarının çoğu zaman kırılgan benlik yapılarıyla ilişkili olduğunu belirtir. Kişi, kendi değersizlik hissini bastırabilmek için başka insanlarla kıyaslama yoluna gidebilir. Ancak bu yöntem kalıcı bir güven duygusu yaratmaz. Çünkü kişinin öz değeri dışsal ölçütlere bağlı kaldığı sürece, bu güvenlik hissi her an tehdit altındadır (Kohut, 1971; Kernberg, 1975).
Beden kabulü kavramı tam da bu noktada önem kazanır. Beden kabulü, kişinin bedenini “mükemmel” bulması anlamına gelmez. Daha çok, bedenin değerini görünüşten bağımsız şekilde kabul etmeyi ifade eder. Bu yaklaşım, bedenleri ahlaki kategorilere ayırmayı reddeder. Bir bedenin ince ya da kilolu olmasının onu daha değerli ya da daha değersiz yapmadığını savunur.
Son yıllarda beden nötrlüğü (body neutrality) yaklaşımı da bu tartışmalarda öne çıkmaktadır. Beden nötrlüğü, kişinin bedenini sürekli sevmesi gerektiği baskısını sorgular. Çünkü bazı insanlar için bedenini sevmek değil, bedenine savaş açmaktan vazgeçmek bile büyük bir adımdır. Bu yaklaşım, bedenin görünümünden çok işlevine ve yaşam deneyimine odaklanmayı teşvik eder.
Gerçek iyileşme, kişinin yalnızca kendisine değil, başkalarının bedenlerine yönelik bakışını da dönüştürmesiyle mümkündür. Çünkü beden kabulü yalnızca aynadaki yansımayla ilgili değildir; aynı zamanda başka bedenlere nasıl baktığımızla da ilgilidir. İnsan bedenlerini görünmez bir başarı sıralamasına yerleştirmeyi bıraktığımızda hem kendimizle hem de çevremizle daha sağlıklı ilişkiler kurabiliriz.
Sonuç olarak, aşağı doğru sosyal karşılaştırma, ilk bakışta kişiye geçici bir rahatlama sağlıyor gibi görünse de uzun vadede beden odaklı değer sistemini daha da güçlendiren bir yapıdır. Bu nedenle mesele yalnızca kendimizi kimlerle kıyasladığımız değil, neden sürekli kıyaslama ihtiyacı hissettiğimizdir. İyileşme, bedenleri yarıştırmayı bıraktığımız yerde başlar. Çünkü insanın değeri, rakamlara, beden ölçülerine ya da görünüşe sığdırılamayacak kadar karmaşık, derin ve biriciktir.


