İnsan zihni belirsizlikle yaşamakta zorlanır. Geleceği öngörememek, kontrol duygusunun zedelenmesi ya da dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair inancın sarsılması yalnızca geçici bir kaygı yaratmaz; aynı zamanda insanın psikolojik bütünlüğünü de tehdit eder. Belki de bu nedenle ritüeller, insanlık tarihi boyunca yalnızca kültürel alışkanlıklar olarak değil, belirsizlik karşısında geliştirilen psikolojik tutunma biçimleri olarak varlığını sürdürmüştür.
Bir sınava girerken “uğurlu” olduğuna inanılan aynı kalemi kullanmak, önemli bir görüşmeden önce belirli davranışları tekrar etmek, nazar boncuğu taşımak, dua etmek, kayıp yaşayan birinin mezarını düzenli ziyaret etmek ya da her sabah aynı kahveyi aynı kupada içmek… Modern dünyada çoğu zaman sıradan alışkanlıklar gibi görünen bu davranışların önemli bir kısmı aslında insanın psikolojik güvenlik arayışıyla ilişkilidir. Çünkü insan yalnızca hayatta kalmaya çalışan bir canlı değildir; aynı zamanda yaşadığı dünyanın belirli bir düzen içinde ilerlediğine inanmak ister. Ritüeller de çoğu zaman tam olarak bu noktada devreye girer: Dünyanın kontrol edilemez görünen taraflarını anlamlandırmak ve kaygıyı yönetilebilir hale getirmek için.
Bugün teknoloji çağında yaşadığımız düşünülse de ritüeller hayatımızdan çıkmış değildir. Sadece biçim değiştirmişlerdir. Antropolog Bronislaw Malinowski’nin yıllar önce dikkat çektiği gibi insanlar, özellikle kontrol edemedikleri durumlarda ritüellere daha fazla yönelmektedir (Malinowski, 1948). Malinowski’nin açık denize çıkan balıkçılar üzerine yaptığı gözlemler bu açıdan oldukça çarpıcıdır. Balıkçılar kıyıya yakın ve güvenli sularda çalışırken ritüellere daha az başvururken; riskin, belirsizliğin ve hayati tehlikenin arttığı açık deniz yolculuklarında ritüeller belirgin biçimde artmaktadır. Çünkü insan zihni belirsizlik karşısında yalnızca bilgi aramaz; aynı zamanda psikolojik dayanıklılığını koruyabileceği sembolik yapılar üretmeye de ihtiyaç duyar.
Bu nedenle ritüeller çoğu zaman dışarıdan düşünüldüğü gibi “irrasyonel davranışlar” değildir. Aksine, kaygıyı düzenleme ve kontrol hissini yeniden kurma girişimleri olarak değerlendirilebilirler. Hobson ve arkadaşları (2018), ritüellerin bireylerde psikolojik düzen hissini güçlendirebildiğini, belirsizlik karşısında kontrol algısını desteklediğini ve yoğun kaygıyı azaltabildiğini belirtmektedir. Buradaki önemli nokta, ritüellerin her zaman sonucu değiştirmeye yönelik olmamasıdır. Bazen asıl mesele, kişinin tamamen çaresiz hissetmesini engellemektir. İnsan bazı dönemlerde gerçekten dünyayı kontrol etmek için değil, kontrol hissini tamamen kaybetmemek için ritüellere ihtiyaç duyar.
Travmatik yaşam deneyimleri bu ihtiyacı daha görünür hale getirir. Savaşlar, afetler, kayıplar, zorunlu göçler ya da ani yaşam değişimleri yalnızca fiziksel güvenlik duygusunu değil, insanın dünyaya ilişkin temel varsayımlarını da sarsar. Travma yaşayan bireyler çoğu zaman yalnızca “güvende olmak” istemez; aynı zamanda yaşadıkları yıkımın içinde anlam bulmaya çalışırlar. Ritüellerin psikolojik işlevlerinden biri de tam olarak burada ortaya çıkar. Yas törenleri, dualar, anma pratikleri, toplumsal dayanışma ritüelleri ya da kuşaktan kuşağa aktarılan sembolik davranışlar yalnızca kültürel gelenekler değildir; aynı zamanda dağılmış psikolojik bütünlüğü yeniden organize etme girişimleridir.
Norton ve Gino’nun (2014) çalışması da ritüellerin özellikle kayıp sonrası yaşanan yoğun duygusal yükü hafifletebildiğini göstermektedir. Araştırmacılara göre tekrar eden sembolik davranışlar, bireylerin yaşadıkları acıyı belirli bir çerçeveye yerleştirmesine yardımcı olmakta ve psikolojik rahatlama sağlayabilmektedir. Çünkü insan zihni kaotik deneyimleri tamamen belirsiz bırakmakta zorlanır. Bazen tekrar eden küçük davranışlar bile kişiye hâlâ ayakta kalabildiğini hissettirebilir.
Göç süreçleri ise ritüellerin psikolojik işlevini anlamak açısından oldukça dikkat çekici örnekler sunmaktadır. Göç eden insanlar çoğu zaman yalnızca fiziksel eşyalarını değil; yemek tariflerini, dualarını, çocukluk alışkanlıklarını, nazar pratiklerini, bayram geleneklerini ve gündelik ritüellerini de beraberlerinde taşırlar. Çünkü ritüeller bazen kültürel mirastan daha fazlasıdır. İnsan için taşınabilir bir aidiyet hissi yaratırlar. Özellikle zorunlu göç deneyimlerinde bireyler yoğun kontrol kaybı yaşayabilir. Hangi ülkede yaşayacağını bilememek, geleceğe dair öngörü kuramamak, güvenlik hissinin sürekli tehdit altında olması ve aidiyet duygusunun parçalanması; insan psikolojisinde kronik bir belirsizlik yaratır. Bu nedenle göçmen topluluklarda kültürel sembollerin ve ritüellerin daha görünür hale gelmesi şaşırtıcı değildir. Ritüeller burada yalnızca geçmişe bağlılık değil; aynı zamanda psikolojik süreklilik üretme çabasıdır.
Nitekim Akdeniz coğrafyası bu kültürel sürekliliğin en görünür örneklerinden birini sunmaktadır. Akdeniz’e kıyısı olan toplumlar tarih boyunca farklı diller konuşmuş, farklı tanrılara inanmış, farklı siyasal yapılar kurmuş ve birbirlerinden oldukça farklı kültürel kimlikler geliştirmiş olsalar da; “kötü göz”, nazar, koruyucu dualar, mavi boncuklar ya da el sembolleri gibi benzer korunma ritüelleri birçok toplumda varlığını sürdürmüştür. Bu benzerlik yalnızca kültürel bir tesadüf olarak değerlendirilemez. Çünkü Akdeniz tarihinde göç yalnızca insanları değil; korkuları, kaygıları ve psikolojik korunma biçimlerini de toplumlar arasında taşımıştır. İnsanlar yer değiştirirken yanlarında yalnızca eşyalarını değil, kırılganlık karşısında geliştirdikleri sembolik savunma mekanizmalarını da taşımışlardır.
George Foster’ın nazar inancı üzerine yaptığı değerlendirmeler de bu noktada dikkat çekicidir. Foster’a göre nazar inancı yalnızca mistik bir düşünce biçimi değil; aynı zamanda toplumsal kaygılarla ilişkili psikolojik bir mekanizmadır. Özellikle rekabetin, kırılganlığın ve belirsizliğin yoğun olduğu toplumlarda insanlar görünmeyen tehditleri anlamlandırmaya daha fazla ihtiyaç duyabilmektedir (Foster, 1972). Bu nedenle nazar, çoğu zaman yalnızca “batıl inanç” olarak değil; insanın kırılganlık karşısında geliştirdiği sembolik korunma arayışlarından biri olarak da okunabilir.
Üstelik ritüellerin yalnızca “geleneksel toplumlara” ait olduğunu düşünmek de modern insanın kendisini olduğundan daha rasyonel görme eğiliminden kaynaklanıyor olabilir. Çünkü modern insan da yoğun biçimde ritüel üretmektedir. “Morning routine” kültürü, motivasyon tekrarları, kişisel gelişim pratikleri, sosyal medya kontrol davranışları, dijital alışkanlıklar ya da belirli gündelik tekrarlar modern ritüellerin yeni biçimleri olarak değerlendirilebilir. İnsan zihninin temel ihtiyaçları değişmemiştir; yalnızca ritüellerin görünümü dönüşmüştür.
Belki de mesele insanların neden ritüellere “inandığı” değil; neden güvende hissetmeye ihtiyaç duyduğudur. Çünkü insan zihni bazen yalnızca gerçekle değil, belirsizlikle de mücadele eder. Ve bazı dönemlerde insanlar gerçekten inanmak için değil, dağılmadan kalabilmek için ritüellere tutunurlar.
Belki de bu yüzden tarih boyunca insanlar savaşlardan, göçlerden, kayıplardan ve krizlerden geçerken yanlarına yalnızca eşyalarını değil; dualarını, sembollerini ve küçük alışkanlıklarını da almışlardır. Çünkü bazen insanı hayatta tutan şey, dünyanın tamamen kontrol altında olması değil; kırılganlığın içinde hâlâ tanıdık bir şey bulabilmesidir.


