Pazar, Mayıs 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Severken ‘Kendini Kaybetmemek’ Mümkün mü?

Bu hafta Bana Sıkıca Sarıl kitabını yeniden okurken kendimi bir yerde durup düşünürken buldum.

Bazı cümleler insanın içine dokunur ya…
Sadece okumazsın; kendi hayatından sahneler de akmaya başlar.

Ben de tam öyle bir yerde şunu düşündüm:

Birini severken, kendimizi ne zaman geride bırakıyoruz?

Aslında ilişkilerde kendini kaybetmek çoğu zaman bir anda olmaz. Büyük kırılmalarla değil; küçük seçimlerle başlar.

“Şimdi söylemeyeyim.”
“Büyütmeye gerek yok.”
“Zaten anlayacaktır.”

İçimizden geçenleri ertelemek, bazı duyguları görmezden gelmek, karşı tarafı üzmemek için kendimizi geri çekmek…

Başta önemsiz gibi görünen bu anlar zamanla birikir. Ve bir noktada insan şunu fark eder: Karşısındakine yaklaşırken, kendinden uzaklaşmıştır.

Bu durum çoğu zaman bilinçli bir tercih değildir. Aksine oldukça tanıdık bir duygunun sonucudur: kaybetme korkusu.

Çünkü sevdiğimizde yalnızca bağ kurmayız; aynı zamanda kırılganlaşırız.

Karşımızdaki kişi bizim için önemli hâle geldikçe, onu kaybetme ihtimali de zihnimizde büyür. Ve tam bu noktada çoğu insan farkında olmadan şu yolu seçer:

“Onu kaybetmektense, biraz kendimden vazgeçebilirim.”

İşte tam burada bağlanma, duygusal güvenlik ve kendilik sınırları ilişkilerin merkezine yerleşir.

Bağlanma Ve Duygusal Güvenlik İhtiyacı

Attachment Theory bize şunu söyler: İnsan ilişkilerindeki en temel ihtiyaçlardan biri duygusal güvenliktir.

Sue Johnson’ın da vurguladığı gibi, yakın ilişkilerde en derin sorumuz aslında şudur:

“Benimle misin? Gerçekten burada mısın?”

Bu sorunun cevabından emin olamadığımızda davranışlarımız değişmeye başlar.

Daha uyumlu oluruz.
Daha az itiraz ederiz.
Daha çok idare ederiz.

Çünkü içsel olarak amacımız nettir: bağı korumak.

Ama burada çoğu zaman fark etmediğimiz çok önemli bir şey olur. Bağı korumaya çalışırken, kendimizle olan bağımız zayıflamaya başlar.

İnsan bazen ilişkide kalabilmek için kendi ihtiyaçlarını sessizce geri plana iter. Başta bunu sevgi sanabilir. Oysa uzun vadede bu durum kişinin kendi iç sesini duymasını zorlaştırır.

Kendini Kaybetmek Nasıl Başlar?

İlişkide kendini kaybetmek çoğu zaman büyük fedakârlıklarla değil, küçük vazgeçişlerle olur.

Kendi sınırlarını esnetmek…
Rahatsız olduğun bir şeyi görmezden gelmek…
“Abartıyorum galiba.” diyerek kendi duygunu küçümsemek…

Bu tekrarlandıkça insanın iç sesi yavaş yavaş kısılır.

Ve bir noktadan sonra kişi sadece karşısındakini değil, kendisini de duyamaz hâle gelir.

Aslında birçok insan bunu sevginin doğal bir sonucu gibi yaşar. Çünkü çoğumuz sevgiyi erken dönemlerde belirli mesajlarla öğrenmişizdir:

“Uyumlu olursan sevilirsin.”
“Zor çıkarmazsan kalınır.”
“Fazla hissedersen kaybedersin.”

Bu nedenle yetişkin ilişkilerde de benzer bir denklem kurarız:

“Ne kadar az sorun, o kadar çok sevgi.”

Oysa gerçek yakınlık, sorunsuzlukla değil; dürüstlükle kurulur.

Sevgi İle Kendinden Vazgeçmek Aynı Şey Değildir

İlişkide kalmak ile kendini korumak arasında seçim yapmak zorunda değilsin. Ancak bu denge kendiliğinden oluşmaz.

Bunun için bazen durup kendine şu soruları sormak gerekir:

Ben şu an gerçekten ne hissediyorum?
Bunu söylemek istemiyor muyum, yoksa kaybetmekten mi korkuyorum?
Bu ilişkide kendim olarak var olabiliyor muyum?

Bu sorular kolay değildir. Çünkü insanı yeniden kendi içine döndürür.

Ama tam da bu yüzden iyileştiricidir.

Sevgi, kendini silmek değildir. Yakınlık, kendinden vazgeçmek zorunda olmak değildir. Gerçek bir ilişkide iki kişi vardır ve biri diğerine uyum sağlamak için küçülmek zorunda kalmaz.

Çünkü bir ilişki içinde sürekli küçülen taraf, zamanla yalnızca sınırlarını değil; kim olduğunu da kaybetmeye başlayabilir.

Kaybetme Korkusu Ve Kendilik Arasındaki Çatışma

Kaybetme korkusu çoğu zaman insanı sessizleştirir.

İnsan sevdiği kişiyi kaybetmemek için kendi öfkesini bastırabilir, ihtiyaçlarını geri plana atabilir veya sürekli anlayış gösteren taraf olmaya çalışabilir.

Ancak burada önemli olan şey şudur:

Sürekli bastırılan her duygu, insanı zamanla kendisinden uzaklaştırır.

Çünkü kişi yalnızca karşısındakiyle ilişki kurmaz; aynı zamanda kendi iç dünyasıyla da bir ilişki içindedir. Ve o ilişki zayıfladığında, dışarıdaki bağ ne kadar güçlü görünürse görünsün içeride bir kopukluk oluşmaya başlar.

Belki de bu yüzden bazı insanlar ilişkilerinin içinde “yalnız” hisseder. Çünkü fiziksel olarak bir bağ vardır ama kişi kendi benliğiyle temasını kaybetmiştir.

Gerçek Yakınlık Nedir?

Gerçek yakınlık, tamamen aynı olmak değildir.
Sürekli uyum göstermek de değildir.

Gerçek yakınlık; iki insanın birbirine yaklaşırken kendi benliğini de koruyabilmesidir.

Bir ilişkide hem sevip hem sınır koyabilmek mümkündür.
Hem bağ kurup hem kendi duygularını duyabilmek mümkündür.
Hem yakın olup hem de kendin olarak kalabilmek mümkündür.

Ve belki de sağlıklı ilişkinin en önemli göstergelerinden biri budur:

Karşındakiyle bağ kurarken, kendinle olan bağını da kaybetmemek.

Sonuç

Belki de en önemli farkındalık şudur:

Birini kaybetmemek için sürekli kendinden vazgeçtiğinde, aslında zaten bir şeyleri kaybetmeye başlarsın.

İnsan sevdiğinde değişebilir. Ama bu değişim, kendine yabancılaşmak zorunda değildir.

Çünkü sevgi; küçülmek değil, birlikte büyüyebilmektir.

Ve bazen en sağlıklı ilişki, yalnızca birbirine yakın hissedebildiğin değil; aynı zamanda kendi içinde de kaybolmadığın ilişkidir.

Kardelen Yokarlı
Kardelen Yokarlı
Kardelen Yokarlı, klinik psikolog ve yazar olarak psikoloji bilgisini içerik üretimiyle birleştirmektedir. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji lisans eğitiminin ardından Okan Üniversitesi Klinik Psikoloji yüksek lisans programını tamamlamıştır. Eğitim sürecinde Fransız Lape Hastanesi’nde edindiği klinik deneyimle teorik bilgisini sahada uygulama fırsatı bulmuş; Bodrum Ticaret Odası’nda ise çalışan motivasyonunu ve kurumsal verimliliği artırmaya yönelik danışmanlık çalışmaları yürütmüştür. Profesyonel yaşamına Akademi Danışmanlık bünyesinde devam etmekte; bireysel seanslarının yanı sıra eğitimler vermekte ve süpervizyon süreçlerinde yer almaktadır. Ayrıca Armada Praxis Yalıkavakspor’da spor psikolojisi alanında danışmanlık yaparak sporcuların psikolojik dayanıklılığını ve performans motivasyonunu desteklemektedir. Klinik uygulamalarında Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Gestalt Terapi yaklaşımlarını bütüncül bir şekilde kullanmakta; duygu düzenleme, ilişkisel dinamikler ve benlik algısı konularına odaklanmaktadır. Psikolojik farkındalık ve iyilik hâli üzerine yazılar yazarak psikolojinin gündelik yaşamdaki yerini güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar