Perşembe, Nisan 23, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Temasın İçindeki Kaos: Bağlanmada Paradoksal Düzen

Bağlanma, bireyin bakım verenle kurduğu duygusal bağ olarak tanımlansa da, özünde bir çeşit düzenleme sistemidir. Bu sistem, tehlike anında yakınlık aramayı, yakınlık aracılığıyla sakinleşmeyi ve güvenli bir zeminde dünyayı keşfetmeyi mümkün kılar. Başka bir deyişle, hayatta kalmanın örgütlenmiş bir yoludur.

İnsan doğası, dünyayla tek başına başa çıkabilmek için uygun değildir. İnsan erken dönemlerden itibaren temel ihtiyaçlarını, duygularını, alışkanlıklarını bir başkasının varlığıyla düzenlemeyi öğrenir. Bu noktada bağlanma, insan için bir zorunluktur.

Ancak her sinir sistemi aynı şekilde düzenlenmez. Çünkü her temas aynı değildir. Bazı bakım verenler tutarlı ve öngörülebilirken, bazıları mesafeli, değişken veya belirsizdir. Çocuk, karşısındaki insanı değiştiremediğinde, bu farklılıklara uyum sağlamak için kendi iç dünyasını koşullara göre ayarlama yoluna gider. Yakınlığa nasıl tepki vereceğini, ne zaman geri çekileceğini, neyi bastırıp neyi büyüteceğini öğrenir. Bu yüzden bağlanma, tek bir biçimde ortaya çıkmaz; farklı bağlanma örüntüleri, çocuğun içinde bulunduğu ilişki ortamına verdiği farklı ama anlamlı yanıtlardır.

Bağlanma, deneyimle güncellenen bir sistemdir. İlk ilişkiler bu sistemin temelini oluşturur ama insan hayatında kurulan her ilişki bu sistemi yeniden şekillendirir. Ergenlikteki arkadaşlıklar, yetişkinlikteki romantik ilişkiler, kurulan ve bozulan her yakın ilişki, kişinin yakınlığa dair beklentilerini ve tepkilerini yeniden düzenler. Sinir sistemi yeni deneyimlerle öğrenir, esner ya da katılaşır. Bu yüzden bağlanma, birikerek ilerleyen kümülatif bir süreçtir. Kurulan her ilişki bir öncekinden izler taşırken aynı zamanda onları dönüştürme ihtimalini de içinde barındırır.

Bir Adım İleri, Bir Adım Geri: Düzensiz Bağlanma Stili

Düzensiz bağlanma, bağlanma figürüne yönelik davranışların tutarlı bir şekilde ilerlemediği, yaklaşma ve kaçınma eğilimlerinin eşzamanlı olarak ortaya çıktığı bir bağlanma örüntüsü olarak tanımlanır (Mary Main & Judith Solomon, 1990).

Bazı insanlar için yakınlık, hem rahatlatan hem tehdit oluşturan bir durumdur; bu yüzden güvenli bir sığınak olmaktan çok, içinde neyle karşılaşılacağı belirsiz bir alana dönüşür. Kişi hem oraya gitmek, hem de oradan kaçmak ister. Çünkü geçmişte yakınlık, yalnızca korunmak değil, aynı zamanda incinmek anlamına da gelmiştir. Böyle bir deneyimde zihin karar veremez, çünkü iki gerçek de doğrudur. Yakınlık iyidir, çünkü ihtiyaçtır. Yakınlık tehlikelidir, çünkü öğrenilmiştir. Bu yüzden düzensiz bağlanma, içinde yaşanması zor bir çelişki halidir.

Diğer bağlanma stilleri gibi düzensiz bağlanma da sabit bir kimlik değildir; her durumda aynı şekilde ortaya çıkmaz ve her ilişkide aynı şiddette belirmez. Daha çok, belirli ilişkisel bağlamlarda aktive olan bir deneyim örüntüsüdür. Bazı ilişkilerde belirginleşir, bazılarında ise neredeyse hiç hissedilmez; kimi dönemlerde yoğunlaşır, kimi zaman geri çekilir. Çünkü bu örüntü, kişinin “nasıl biri olduğu”ndan çok, “ne yaşadığı” ve “neyle karşılaştığı” ile ilgilidir. Bir etiket değil; sinir sisteminin belirli koşullar altında verdiği bir yanıttır. Ve her yanıt gibi, yeni deneyimlerle değişebilir, yumuşayabilir, hatta zamanla çözülüp başka bir forma dönüşebilir. Yine de, bu bağlanma stilinin aktive olmasında rol oynayan bazı faktörler vardır:

  • Belirsizliğe Karşı Tahammülsüzlük: İlişkinin yönünün, karşı tarafın niyetinin ya da duygusal erişilebilirliğin net olmadığı durumlar, sinir sisteminde tehdit algısını artırabilir. Bu durum literatürde “belirsizliğe tahammülsüzlük” (intolerance of uncertainty) kavramı ile açıklanır; bireyin belirsiz durumları tehdit edici olarak değerlendirme ve bu durumlara karşı yoğun bilişsel ve duygusal tepki verme eğilimini ifade eder (Michel Dugas et al., 1998).

  • Yakınlıkta Kendilik Kaybı Korkusu (Fear of Self-loss): Yakınlık, bazı insanlar için yalnızca bağ kurmak değil, aynı zamanda kendini kaybetme ihtimaliyle temas etmektir. İlişki derinleştikçe, kişi karşısındakiyle bağ kurmaktan çok, bu bağ içinde eriyip gideceğinden endişe edebilir. Bu durum literatürde “kendilik kaybı korkusu” olarak ele alınır ve özellikle bağlanma örüntüleri bağlamında, yakınlığın artmasıyla birlikte özerkliğin tehdit altında algılanmasıyla ilişkilendirilir (Mario Mikulincer & Phillip Shaver, 2007).

  • Aile Sistemlerinde Üçgenleşme (Triangulation): Aile sistemleri yaklaşımında üçgenleşme, iki ebeveyn arasındaki gerilimin çözülemediği durumlarda çocuğun bu gerilime dahil edilmesiyle ortaya çıkan ilişki örüntüsüdür (Salvador Minuchin, 1974). Bu süreçte çocuk, ebeveynler arasındaki duygusal yükü dengelemesi beklenen üçüncü bir unsur haline gelir; kimi zaman taraf seçmesi ya da aracılık etmesi istenir. Bu yapı, çocuğun tek ve sabit bir bakım veren algısı geliştirmesini zorlaştırır; çocuk, değişen roller ve duygusal beklentiler içinde konum almak zorunda kalır. Bu da yakınlığın hem güven hem de gerilim taşıdığı, sınırları belirsiz bir ilişkisel deneyim alanı yaratır.

  • Korkutucu Ebeveyn Davranışı (Frightening Caregiver Behavior): Düzensiz bağlanmanın önemli açıklayıcı mekanizmalarından biri, bakım verenin çocuk için aynı anda hem güven kaynağı hem de korku uyandıran bir figür haline gelmesidir (Main & Hesse, 1990). Bu durum, ebeveynin ani öfke tepkileri, duygusal erişilemezlik ya da öngörülemeyen davranış örüntüleriyle ilişkilidir. Çocuk açısından bağlanma figürü hem yaklaşılması gereken hem de uzak durulması gereken bir kaynak haline gelir. Bu nedenle bağlanma sistemi aynı anda hem yakınlık arayışını hem de kaçınmayı aktive eden çözümsüz bir çelişki içinde kalır.

Paradoksal Düşünce: Çelişki İle Kurulan Anlam

Paradoksal düşünce, aynı anda birbiriyle çelişiyor gibi görünen iki fikrin birlikte doğru ya da birlikte anlamlı olabileceğini kabul eden düşünme biçimidir. Klasik mantık “ya bu ya o” üzerinden çalışırken, paradoksal düşünce “hem bu hem o”yu mümkün kılar. Özellikle insan deneyimi, duygular ve ilişkiler söz konusu olduğunda bu yaklaşım daha anlamlıdır; kişi aynı anda hem sevebilir hem uzaklaşmak isteyebilir, hem bağlanabilir hem kaçınabilir.

Bu düşünce çizgisi felsefede en belirgin şekilde Søren Kierkegaard ile ilişkilendirilir. Kierkegaard, özellikle “ya/ya da” (either/or) karşıtlığını eleştirerek, insan varoluşunun düz bir mantıkla değil, gerilim ve çelişki içinde anlaşılabileceğini savunur. Ona göre insan, çelişkileri ortadan kaldırarak değil, onları taşıyarak var olur (Kierkegaard, Either/Or, 1843).

Bağlanmaya Hazır Olma: Önce İyileşmem mi Gerek?

İnsan kendi içinden geçenleri çoğu zaman tek başına anlamlandırabileceğini düşünür; fakat yine de, kendi yolculuğuna bir tanık aramaktan kendini alıkoyamaz.

İnsanın psikolojik örgütlenmesi büyük ölçüde ilişkiler içinde şekillenir ve yine ilişkiler aracılığıyla dönüşür. “Tek başına iyileşip sonra yeni bir ilişkiye başlama” fikri, insanın bağlanma doğasını fazlasıyla doğrusal bir çerçeveye sıkıştırır. Oysa çoğu zaman iyileşme, başka bir ilişkinin içinde yeniden kurulabilen, yeniden yaralanabilen ve yeniden onarılabilen bir süreçtir; yani tek başına değil, temas içinde gerçekleşir.

Bazı duvarlar üzerinde düşünülerek değil, başkasının varlığında yavaşça yıkılır.

Kaynakça

Dugas, M. J., Gagnon, F., Ladouceur, R., & Gagnon, F., Ladouceur, R., & Freeston, M. H. (1998). Generalized anxiety disorder: A preliminary test of a conceptual model. Behaviour Research and Therapy, 36(2), 215–226. https://doi.org/10.1016/S0005-7967(97)00070-3

Kierkegaard, S. (1843/2004). Either/Or (A. Hannay, Trans.). Penguin Books.

Main, M., & Hesse, E. (1990). Parents’ unresolved traumatic experiences are related to infant disorganized attachment status: Is frightened and/or frightening parental behavior the linking mechanism? In M. T. Greenberg, D. Cicchetti, & E. M. Cummings (Eds.), Attachment in the preschool years: Theory, research, and intervention (pp. 161–182). University of Chicago Press.

Main, M., & Solomon, J. (1990). Procedures for identifying infants as disorganized/disoriented during the Ainsworth Strange Situation. In M. T. Greenberg, D. Cicchetti, & E. M. Cummings (Eds.), Attachment in the preschool years: Theory, research, and intervention (pp. 121–160). University of Chicago Press.

Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in adulthood: Structure, dinamikler, and change. Guilford Press.

Minuchin, S. (1974). Families and family therapy. Harvard University Press.

Ödül Karsavuran
Ödül Karsavuran
Ödül Karsavuran, 2025 yılında Mersin Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden onur öğrencisi olarak mezun olmuştur. Lisans eğitimi süresince hem klinik hem de araştırma alanlarında aktif rol almış; özellikle korku, kaygı, duygusal bellek ve kişilik süreçlerinin nörobiyolojik temellerine ilgi duymuştur. Yaptığı okumalar ve aldığı eğitimler sonucunda, insan davranışını anlamada deneysel ve insancıl yaklaşımların birlikte ele alınması gerektiğine inanmaktadır. Psikolojinin nörobilim ve felsefe ile kesiştiği alanlara özel bir ilgi duyan Karsavuran, ölüm, kaygı ve anlam arayışı gibi varoluşsal temalar üzerine yoğunlaşarak bu alanda uzmanlaşmayı hedeflemektedir. Yazılarında zihnin karmaşık yapısına odaklanarak, gündelik hayatın gölgesinde kalan ancak herkesin deneyimlediği gerçekleri görünür kılmayı ve okuyucuda tanıdık bir yankı uyandırmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar