“Ya Gerçekten Bir Şey Varsa?”
Başınız ağrıyor. Belki yorgunluktan belki de uykusuzluktan. Ama zihniniz çok daha hızlı bir yere gidiyor: “Ya bu ağrı ciddi bir şeyse?”
Bu düşünce bazen zihnimizden geçip gider. Ama bazı insanlar için kafadaki bu soru, zihinde kalıcı bir döngüye dönüşür. Her belirti büyür, her his bir anlam kazanır ve beden sürekli bir tehdit kaynağı gibi algılanmaya başlar. İşte bu noktada karşımıza Hastalık Kaygısı Bozukluğu dediğimiz, diğer adıyla hipokondriyazis çıkar.
Hipokondriyazis Nedir?
Hipokondriyazis, kişinin ciddi bir hastalığı olduğuna ya da olacağına dair yoğun ve sürekli bir kaygı yaşamasıyla karakterize edilen bir durumdur. Çoğu zaman ortada tıbbi olarak açıklanabilir bir hastalık yoktur ya da var olan belirtiler oldukça hafiftir. Buna rağmen kişi, bedenindeki en küçük değişimi bile ciddi bir hastalığın işareti olarak yorumlayabilir. Tanı sistemlerinde bu durum, günümüzde “hastalık kaygısı bozukluğu” olarak ele alınmakta ve kaygı temelli bir psikolojik zorluk olarak değerlendirilmektedir (American Psychiatric Association, 2013).
Neden Ortaya Çıkar?
Hipokondriyazisin temelinde çoğu zaman kaygı yer alır. Ama bu kaygı, yalnızca hastalıklara yönelik değildir; aynı zamanda belirsizliğe karşı duyulan tahammülsüzlükle de çok yakından ilişkilidir.
Bazı bireyler için “bilmemek”, “kötü bir ihtimali düşünmekten” daha zor olabilir. Bu nedenle zihin, en kötü senaryoyu üretip onu kontrol etmeye çalışır. Ama bu çaba çoğu zaman kaygıyı azaltmak yerine daha da artırır. Araştırmalar, bu durumun bilişsel çarpıtmalar ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Kişi, bedensel duyumları felaketleştirme eğilimindedir ve nötr ya da zararsız belirtileri tehdit olarak algılayabilir (Salkovskis & Warwick, 2001).
Ayrıca geçmişte yaşanan sağlık deneyimleri, yakın çevrede görülen hastalıklar ya da sağlıkla ilgili yoğun bilgiye maruz kalma da bu kaygıyı besleyebilir. Özellikle günümüzde internet üzerinden yapılan kontrolsüz bilgi arayışları, kişinin kaygı düzeyini farkında olmadan artırabilir.
Günlük Hayatta Nasıl Görünür?
Hipokondriyazis, yalnızca bir düşünce biçimi değildir; günlük yaşamda belirgin davranışlarla kendini gösterir:
-
Sürekli internetten hastalık belirtilerini araştırmak
-
Bedeni sık sık kontrol etmek (nabız, benler, ağrılar vb.)
-
Sık sık doktora gitmek ya da tam tersine gitmekten kaçınmak
-
Test sonuçlarına rağmen ikna olmamak
Bu döngüde kişi, kısa süreli bir rahatlama yaşasa bile kaygı kısa sürede geri döner. Çünkü sorun beden değil, bedenle ilgili yorumlama biçimidir.
Zihin mi Beden mi?
Hipokondriyaziste en kritik noktalardan biri, zihin ve beden arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğudur. Kaygı, bedensel belirtileri gerçekten artırabilir. Örneğin, stres altındayken kalp çarpıntısı, baş dönmesi veya mide rahatsızlıkları yaşamak oldukça yaygındır.
Ama bu belirtiler, çoğu zaman bir hastalığın değil, kaygının sonucudur. Yine de kişi bu belirtileri tehdit olarak yorumladığında, kaygı daha da artırır ve bu durum bir kısır döngüye dönüşür. Belki de sorun hasta olmak değil, hasta olma ihtimaline tahammül edememektir.
Ne Yapılabilir?
Hipokondriyazis, kişinin “abarttığı” bir durum değil; gerçek ve zorlayıcı olan bir psikolojik deneyimdir. Bu nedenle yaklaşımın da anlayış temelli olması çok önemlidir.
Bilişsel davranışçı terapi gibi yaklaşımlar, kişinin bedensel duyumları nasıl yorumladığını fark etmesine ve bu yorumları yeniden yapılandırmasına yardımcı olabilir (Taylor & Asmundson, 2004). Bununla birlikte, sürekli güvence arama davranışını azaltmak ve belirsizlikle kalabilme becerisini geliştirmek de oldukça önemlidir. Kişinin her belirtiyi kontrol etmek yerine, bazı belirsizlikleri tolere edebilmesi bu döngünün kırılmasında önemli bir rol oynar.
Sonuç: Kaygıyla Yaşamak Mümkün mü?
Zihin, bizi korumak için çalışır. Ama bazen bu koruma çabası, bizi sürekli tetikte tutan bir alarma dönüşebilir. Hipokondriyazis de tam olarak bu noktada ortaya çıkar: Tehlike ortada olmasa bile, zihin “ya varsa?” demeye devam eder.
Bu soruya kesin bir yanıt aramak, dipsiz bir kuyuda yankı beklemek gibidir. Belki de iyileşme, bu soruyu tamamen susturmak değil; onunla birlikte yaşayabilmeyi öğrenmektir. Zihnin fısıltılarını birer “emir” olarak değil, sadece birer “ihtimal” olarak görmeye başladığımızda alarmın sesi de kendiliğinden azalır. Vücudumuzun her sinyalini bir felaket senaryosu yerine yaşamın doğal bir parçası olarak kabul etmek, bizi özgürleştirir. Gerçek huzur, belirsizliği yok etmekte değil, o belirsizliğin içinde kendine şefkatle yer açabilmektedir. Sonuçta hayat, tüm soruların cevaplandığı bir sınav değil; her şeye rağmen devam eden bir yolculuktur.
Kaynaklar
American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.).
Salkovskis, P. M., & Warwick, H. M. C. (2001). Meaning, misinterpretations, and medicine: A cognitive-behavioral approach to understanding health anxiety.
Taylor, S., & Asmundson, G. J. G. (2004). Treating health anxiety: A cognitive-behavioral approach.


