Pazartesi, Nisan 27, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yer Kaplamamayı Öğrenen Çocuk

Bazı çocuklar vardır; ağlamaz, bir şey istemez… Odası daima topludur, fazla oyuncak talep etmez, isteklerini ağlayarak kabul ettirmeye çalışmaz. Ebeveynlerine göre ‘yormayan’, ‘üzmeyen’, ‘sorunsuz’ çocuktur. Kimseye yük olmaz; sessizce odasına çekilir ve gününü tamamlar. Oysa asıl fırtınalar, kapı kapandıktan sonra kopmaya başlar.

Bu çocuk, isteklerini ve ihtiyaçlarını gökyüzüne sessizce fısıldamayı öğrenir. Bu, onun kendini ifade etme biçimidir. Görülmediği ve duyulmadığı bir aile ortamında büyüyen çocuk, kendisine başka yerlerde alan aramaya başlar. Evde yer kaplamamayı öğrenir; üstelik bunu ona öğretenler, çoğu zaman kendi ebeveynleridir.

Peki, Psikolojide ‘Yer Kaplamamak’ ne Anlama Gelir?

  • Çocuk, kendi ihtiyaçlarını geri plana atar.

  • Duygularını bastırır.

  • Etrafındakilere rahatsızlık vermemeye çalışır.

  • Başkalarına alan açarken kendi varlığını yok sayar.

Çocukların sessizliği tercih etme nedenleri birçok faktöre bağlıdır. Özellikle anneden yeterli ilgi ve duygusal karşılık alamayan çocukların, zamanla içe çekilerek sessizliği bir baş etme yöntemi olarak benimsedikleri görülmektedir. Bu durum, kaygılı bağlanma stilinin gelişiminde önemli bir rol oynar.

Kaygılı bağlanmaya sahip bireyler, sevdiklerinin kendilerine yeterince ilgi göstermediğine ve yeterince sevilmediklerine dair yoğun düşünceler taşırlar. Çocuk, annesine karşı hissettiği duyguların ve sergilediği davranışların karşılık bulmasını bekler ancak bu beklenti karşılanmadığında ilerleyen dönemlerde yakın ilişkilerde terk edilme korkusu geliştirebilir. Bu durum, romantik ilişkilerde ayrılığa dair yoğun kaygı ve terk edilme hassasiyetiyle kendini gösterebilir (Demir, 2024).

Bir diğer önemli neden ise çocuğun aile içinde kendini ifade edememesidir. Çocuk, fikirlerini dile getirmek istediğinde sürekli ‘hayır’ ile karşılaşıyorsa zamanla yer kaplamamayı seçer. Yani susmayı, görülmemeyi öğrenir. “Sen küçüksün, ne anlayacaksın?” gibi ifadeler yerine çocuğun düşüncelerini dinlemek ve fikirlerine değer verildiğini göstermek, çocuk için güvenli bir psikolojik alan oluşturur. Aksi hâlde bu tür iletişim örüntüleri, çocuğun diyaloglarda sesinin giderek kısılmasına ve konuşma isteğinin azalmasına yol açar.

Çocuk, ifade girişimlerinin karşılık bulmadığını ya da reddedildiğini deneyimledikçe, sözel iletişimi riskli bir alan olarak algılamaya başlar. Zamanla düşüncelerini, ihtiyaçlarını ve duygularını dile getirmekten kaçınır; bu durum öğrenilmiş çaresizlikle ilişkili bir geri çekilme örüntüsüne dönebilir.

Bu örüntü yalnızca çocukluk döneminde değil; okul yaşamında, akademik ortamlarda, iş hayatında ve sosyal ilişkilerde de kendini gösterir. Birey, fikirlerini ifade etmekte zorlanabilir, sınır koymakta güçlük yaşayabilir ya da tamamen geri çekilebilir. Özellikle otorite figürleriyle kurulan ilişkilerde pasif bir tutum geliştirilmesi ve onay ihtiyacının ön plana çıkması sıkça gözlemlenir. Uzun vadede bu durum; düşük benlik algısı, sosyal kaygı ve değersizlik duygularıyla ilişkilendirilmektedir.

Ebeveynler ve hatta bazı öğretmenler tarafından bu çocuklar çoğu zaman “kolay” çocuklar olarak tanımlanır. Ancak bu algı, çocuğun içsel dünyasını yansıtmaktan uzaktır. Aksine, bu çocuklar psikolojik olarak “zor” çocuklardır. Zorluk, davranışsal görünümde değil; duygusal erişimde ortaya çıkar.

Bu çocukların iç dünyalarına ulaşmak güçtür. Çünkü erken dönemde maruz kaldıkları tutumlar sonucunda, duygularını ve ihtiyaçlarını ifade ettiklerinde başkalarına rahatsızlık vereceklerine dair bir inanç geliştirirler. Bu inanç zamanla içselleştirilir ve çocuk, kendi varlığını sınırlaması gerektiğini düşünerek duygusal geri çekilme davranışları sergiler. Böylece sessizlik, çocuğun kendini koruma stratejisine dönüşür.

Bu çocuklar susarlar; çünkü sessiz kalmanın kabul edilmenin ve sevilmenin bir koşulu olduğuna inanırlar. Zamanla duygularını ifade etmenin ilişkiyi riske atacağına dair bir beklenti geliştirirler. Bu nedenle ihtiyaçlarını bastırmayı, görünmez olmayı ve çevresindekileri rahatsız etmemeyi güvenli bir baş etme yolu olarak benimserler. Sessizlik, çocuk için bir tercih olmaktan çıkar; ilişkisel bağın korunması adına geliştirilen bir savunma mekanizması haline dönüşür.

Bu öğrenilmiş çaresizlik, zamanla çocuğun ev içindeki varlığını da görünmez kılar. Çocuk, evde ne kadar az yer kaplarsa o kadar az sorun çıkaracağına ve böylece ilişkilerin zarar görmeyeceğine inanır. İhtiyaçlarını dile getirmemek, duygularını bastırmak ve geri planda kalmak ev içinde kabul görmenin bir yolu hâline gelir. Böylece ev, çocuğun kendini ifade ettiği bir alan olmaktan çıkar; varlığını minimize etmeyi öğrendiği bir mekâna dönüşür.

Sonuç

Evde yer kaplamamayı öğrenen çocuklar, dışarıdan uyumlu ve sorunsuz görünseler de iç dünyalarında yoğun bir bastırma ve görünmez olma çabası taşırlar. Sessizlikleri bir kişilik özelliğinden ziyade, erken dönem ilişkilerde öğrenilmiş bir baş etme stratejisidir. Çocuk, sevgi ve kabulün koşullu olduğu bir ortamda büyüdüğünde, varlığını minimize ederek ilişkileri sürdürmeye çalışır. Bu durum, ilerleyen yaşam dönemlerinde kendini ifade etme güçlüğü, sınır koyamama, sosyal kaygı ve düşük benlik algısı gibi psikolojik sonuçlarla ilişkilendirilebilir.

Öneriler

Ebeveynlerin ve eğitimcilerin, çocuğun sessizliğini ‘uyum’ ya da ‘kolaylık’ göstergesi olarak değerlendirmek yerine, bu sessizliğin altında yatan duygusal ihtiyaçları fark etmeleri önemlidir. Çocuğun düşüncelerini ifade etmesine alan açmak, duygularını küçümsemeden dinlemek ve varlığını koşulsuz olarak kabul etmek güvenli bağlanmanın temelini oluşturur. Ev ortamında çocuğa söz hakkı tanınması, ihtiyaçlarının doğal olduğunun hissettirilmesi ve duygusal tepkilerinin karşılık bulması, çocuğun kendini değerli hissetmesine katkı sağlar. Gerekli durumlarda ailelerin psikolojik destek almaları, bu öğrenilmiş sessizlik örüntüsünün kuşaklar arası aktarımını önlemede önemli bir koruyucu faktör olacaktır.

Kaynakça

Demi̇r, M. (2024). Kaygılı bağlanma nedir? Nasıl başa çıkılır?. Doktor Takvi̇mi̇.

Aslı Yüksel Sipahioğlu
Aslı Yüksel Sipahioğlu
Aslı Yüksel Sipahioğlu, Antalya Bilim Üniversitesi %100 İngilizce Psikoloji bölümünden mezun olmuş bir psikologdur. Pamukkale Üniversitesi’nde pedagojik formasyon eğitimini tamamlamıştır. Aile danışmanlığı, bilişsel davranışçı oyun terapisi, çocuklarda kayıp ve yas terapisi, çocuklarda mahremiyet eğitimi ve kısa süreli çözüm odaklı terapi alanlarında eğitimler almıştır. Lisans eğitimi süresince “Childhood Autism: Exploring Societal and Psychological Impacts” başlıklı bir çalışma yürütmüştür. Lisans eğitimi sürecinde rehabilitasyon merkezleri ile çocuk ve ergen danışmanlık merkezlerinde staj deneyimi kazanmıştır. Çalışmalarını ağırlıklı olarak çocuk ve ergen psikolojisi alanında sürdürmekte; çocuk ve ergenlerin dünyasını anlamaya odaklanan, gelişimsel yaklaşımlar çerçevesinde psikoloji yazıları ve içerikler üretmekte, mesleki gelişimini destekleyen eğitimlere devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar