Son yıllarda en çok duyduğum ifadelerden biri “iyiyim” oldu. Ancak bu sözcük çoğu zaman bir duygunun gerçek karşılığını değil, sergilenen bir hâli temsil ediyor. İyi olma kültürü yalnızca yaygınlaşmakla kalmadı; neredeyse toplumsal bir norma dönüştü. Mutsuzluk, kaygı, kırgınlık, öfke ya da boşluk gibi duygular artık insan deneyiminin doğal parçaları olarak değil, hızla düzeltilmesi gereken kusurlar gibi algılanıyor. Tam da bu noktada psikolojik bir çarpıklık ortaya çıkıyor: iyi hissetmek bir ihtiyaç olmaktan çıkıp, uyulması gereken bir zorunluluğa dönüşüyor. Oysa ironik olan şu ki, kişi iyi olma baskısını ne kadar içselleştirirse, iç dünyasında yaşadığı kararma da o ölçüde derinleşiyor. Çünkü duygular bir bütündür. Mutsuzluk olmadan mutluluk da olamaz.
Toksik Pozitiflik: İyimserlik Değil, İnkâr
Pozitiflik elbette başlı başına sorunlu bir şey değildir; asıl problem, pozitifliğin bir savunma mekanizmasına dönüşmesidir. Toksik pozitiflik çoğu zaman “Boş ver, düşünme”, “Her şeyde bir hayır vardır”, “Şükret, daha kötüsü var” ya da “Negatif enerjiye girme” gibi cümlelerle kendini gösterir. Özellikle depresif dönemde olan bireyler, çevreleri tarafından bu ifadelere sıkça maruz kalmaktadır. Bu ifadeler genellikle iyi niyetlidir ancak işlevleri benzerdir: duyguyu anlamak yerine onu susturmak. Klinik gözlemler, bastırılan duyguların ortadan kaybolmadığını; yalnızca biçim değiştirerek geri döndüğünü açıkça gösterir. Susturulan kaygı bedende dolaşır, sindirim sorunları ya da uyku güçlükleri olarak ortaya çıkar; bastırılan öfke pasif agresif tutumlara dönüşür; bastırılan keder ise duygusal uyuşmaya yol açar. Tüm bunların sonunda kişi çoğu zaman içinden şu cümleyi geçirir: “Benimle ilgili bir sorun var.” Oysa çoğu durumda sorun, kişinin kendisi değil; duygularına uyguladığı bu sessiz sansürdür.
Duygusal İnkârın Modern Hali: “Ben Böyle Hissetmemeliyim.”
Günümüzde en güçlü ve en yıpratıcı iç seslerden biri şudur: “Böyle hissetmek yanlış.” Bu düşünce, hem depresyonu hem de kaygıyı besler. Çünkü kişinin yaşadığı acıya bir de acısından utanma eklenir. Asıl yıkıcı olan da bu ikinci katmandır.
Bu içsel düzende kişi, duygusunu anlamaya çalışmak yerine onu bastırmaya yönelir. Üzgünse kendine kızar; kaygılıysa bunu bir zayıflık işareti olarak görür. Kırıldığında “abartıyorum” diye düşünür, yorgun hissettiğinde ise “nankörüm” suçlamasıyla karşılaşır. Böylece duygular, kabul edilmesi gereken insani deneyimler olmaktan çıkar; mücadele edilmesi gereken düşmanlara dönüşür. Zamanla kişi duygularıyla savaşmaya başlar. Ancak bu psikolojik savaşın sonunda ortaya çıkan şey huzur ya da güçlenme değildir. Aksine, derin bir tükenmişlik, kendine yabancılaşma ve duygusal yorgunluk kaçınılmaz hale gelir.
Depresyon Neden Bazen Görünmez Olur?
Depresyon her zaman yatakta yatmak, hiçbir şey yapamamak anlamına gelmez. Bazı depresyon türleri dışarıdan bakıldığında “gayet iyi” görünür. Kişi işini yapar, güler, sosyaldir; hatta çoğu zaman çevresi tarafından güçlü ve başarılı olarak tanımlanır. Oysa iç dünyasında yavaş yavaş çöken bir yapı vardır. Bu tablo bazen “yüksek işlevli depresyon” olarak adlandırılır. Ancak bu kavramın arkasında daha derin bir gerçek yatar: Bazı insanlar kötü hissetmeyi kendilerine yasakladıkları için depresyonlarını bile gizler. Yardım istemezler; çünkü yardım istemek, özenle inşa edilmiş “iyi imajı” zedeler. Zayıflık ya da başarısızlık gibi algılanır. Böylece depresyon, tedavi edilmesi gereken bir ruhsal durum olmaktan çıkar ve saklanması gereken bir ayıp haline gelir. İyi hissetme zorunluluğunun en ağır bedeli tam da burada ortaya çıkar. Kişi acısını yaşamak yerine onu kontrol etmeye, yönetmeye ve görünmez kılmaya çalıştıkça daha da yalnızlaşır; hem başkalarından hem de kendi duygularından uzaklaşır.
Terapi Diline Sızan Tehlike: “Hep İyi Olmalısın”
Bu kültür bazen terapi odasının içine kadar sızar. Danışan, iyi niyetle ama aceleyle, “Artık böyle hissetmek istemiyorum”, “Bunu hemen çözmek istiyorum” ya da “Mutlu olmak istiyorum” der. Bu istekler son derece anlaşılırdır; ancak çoğu zaman altta yatan beklenti şudur: Negatif duygu hiç olmasın. Oysa ruh sağlığı, olumsuz duyguların tamamen yokluğu değildir; olumsuz duyguları taşıyabilme, onlarla temas edebilme ve dağılmadan kalabilme kapasitesidir.
Terapi çoğu zaman insana mutsuzluğu silmeyi değil, onunla ilişki kurmayı öğretir. Kederle kaçmadan kalabilmeyi, öfkeyi bastırmadan dönüştürebilmeyi, kaygıyı yok etmeye çalışmadan yönetebilmeyi, boşluğu hemen doldurmak yerine anlamlandırabilmeyi… Elbette terapi iyileştirir. Ancak bu iyileşme her zaman “negatifi ortadan kaldırmak” şeklinde olmaz; çoğu zaman iyileşme, negatif olanla kurulan ilişkinin değişmesiyle başlar.
İyi Hissetmek Değil, “Gerçek” Hissetmek
İnsan psikolojisi tek renkten ibaret değildir. Sürekli iyi olmaya çalışmak insanı güçlü kılmaz; çoğu zaman onu donuklaştırır. Duygular, hayatın bize sunduğu gerçekliğe verdiğimiz en doğal tepkilerdir. Bu nedenle kötü hissetmek her zaman bir bozulma ya da zayıflık anlamına gelmez; çoğu zaman bir uyarıdır. Bir sınır ihlal edilmiştir, bir kayıp yaşanmıştır, bir ihtiyaç karşılanmamıştır ya da bir şey yolunda gitmiyordur. Kötü hissetmemek ise çoğu zaman hayatla teması kaybetmek demektir. Bu yüzden asıl soru “Nasıl hep iyi olurum?” değil, “Kötü hissettiğimde kendime nasıl iyi davranırım?” olmalıdır.
Son Söz
Bu çağın en sinsi baskılarından biri, insanı mutsuz olduğu için değil, mutsuzluğunu gösterdiği için cezalandırmasıdır. İyi hissetme zorunluluğu ruh sağlığını korumaz; aksine duyguları bastırarak iç dünyayı daraltır. Belki de gerçek özgürlük, her duyguyu yaşayabilme hakkında saklıdır. Çünkü psikolojik sağlamlık sürekli gülümsemek değil, kırıldığında kendini onarabilme kapasitesidir ve evet, bazen gerçekten iyi olabilmek için, önce kötü hissetmeye izin vermek gerekir.


