Bazı duygular vardır; başkalarında gördüğümüzde anlaşılır, hatta insani gelir. Onları tanır, adlandırır ve çoğu zaman yargılamayız. Ancak aynı duygular kendimizde belirdiğinde rahatsız edici olabilir. “Ben böyle biri değilim”, “Bunu hissetmemem gerekir” ya da “Bu bana yakışmıyor” gibi cümleler zihnimizde belirir. Bu ifadeler çoğu zaman duygunun kendisine değil, o duygunun kimliğimiz hakkında söylediklerine yöneliktir. Bu nedenle bazı duygular, hissedilmesi zor olduğu için değil, benlik algısı ile çeliştiği için rahatsız edici hâle gelir.
Bir duyguyu kendimize yakıştıramadığımızda, genellikle o duygu mevcut benlik anlatımıza ters düşer. Kendini güçlü, mantıklı, kontrollü ya da bağımsız biri olarak tanımlayan bir kişi için kırılganlık, kıskançlık ya da çaresizlik tehdit edici olabilir. Çünkü bu duygular, kişinin kendisi hakkında kurduğu “nasıl biri olmalıyım” fikriyle uyumlu değildir. Bu noktada yaşanan çatışma, bir duygu probleminden çok, benlik bütünlüğünü koruma çabası olarak değerlendirilebilir. Zihin, bu çelişkiyle başa çıkabilmek için duyguyu bastırmayı, küçümsemeyi ya da yok saymayı seçebilir.
Toplumsal Roller ve Duygusal Bastırma
Bu durumun kökeninde çoğu zaman bireysel tercihlerden ziyade kültürel ve toplumsal öğrenmeler yer alır. Güçlü olmak birçok bağlamda duyguları kontrol altında tutmakla eş tutulur; kırılganlık ise zayıflık olarak kodlanır. Öfke olgun olmamakla, üzüntü dayanıksızlıkla, kıskançlık ise yetersizlikle ilişkilendirilir. Böyle bir çerçevede kişi, yalnızca bir duygu hissetmez; aynı zamanda kendisine biçtiği role uymayan bir tarafla karşılaşır. “Bu bana yakışmıyor” ifadesi, çoğu zaman bu karşılaşmanın yarattığı içsel rahatsızlığın bir sonucudur.
Ancak psikolojik açıdan önemli bir nokta şudur: Bir duygunun kabul edilmemesi, onun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bastırılan ya da inkâr edilen duygular çoğu zaman doğrudan değil, dolaylı yollarla kendini ifade eder. Kabul edilmeyen öfke bedensel gerginlik, ani sabırsızlık ya da pasif-agresif davranışlar şeklinde ortaya çıkabilir. Bastırılan üzüntü duygusal donukluk, isteksizlik ya da kronik yorgunluk olarak hissedilebilir. Kıskançlık ya da kırılganlık ise kişinin kendisini sürekli sorgulaması, değersizlik düşünceleri ya da ilişkilerde aşırı kontrol ihtiyacı şeklinde görünür hâle gelebilir.
Hissedilen Duygu ile Davranış Arasındaki İlişki
Bu noktada sık yapılan bir karışıklık vardır: bir duyguyu hissetmek ile o duyguya göre davranmak aynı şey sanılır. Oysa bir duygunun varlığı, onun kontrollü biçimde dışa vurulacağı anlamına gelmez. Bir kişi öfke hissedebilir ve yine de incitici davranmayabilir; kıskançlık yaşayabilir ve buna rağmen sınırlarını koruyabilir. Psikolojik açıdan belirleyici olan, duygunun ortaya çıkması değil, onunla nasıl bir ilişki kurulduğudur. Gross’un (1998) duygu düzenleme modeli de, duyguların bastırılmasının kısa vadede rahatlatıcı olsa bile uzun vadede daha fazla psikolojik yük yaratabileceğini ortaya koymaktadır.
Kabul edilmeyen duyguların bir diğer sonucu da, kişinin kendi iç dünyasıyla temasının zayıflamasıdır. Zamanla kişi ne hissettiğini ayırt etmekte zorlanabilir; duygular bulanıklaşır, bedensel sinyallerle yer değiştirir. Bu durum, kişinin kendisini “neden böyle hissediyorum” sorusuna cevap veremez hâle gelmesine yol açabilir. Hayes ve arkadaşlarının (2006) vurguladığı gibi, duygularla sürekli mücadele etmek, kişinin yaşam alanını daraltır ve psikolojik esneklik kapasitesini azaltır.
“Ben böyle biri değilim” ifadesi bu bağlamda bir inkâr değil, bir savunma biçimi olarak düşünülebilir. Kişi, yıllar içinde inşa ettiği benlik algısını korumak ister; çünkü bu algı ona tutarlılık ve güven hissi sağlar. Ancak benlik ne kadar dar tanımlanırsa, duygularla yaşanan çatışma da o kadar artar. Kendini yalnızca güçlü olarak tanımlayan biri için üzülmek; yalnızca mantıklı olarak tanımlayan biri için duygusal karmaşa tehditkâr hâle gelir. Psikolojik esneklik ise, benliği tek bir özellik üzerinden tanımlamaktan vazgeçebilmekle mümkündür.
Araştırmalar, duyguların kabul edilmesinin psikolojik iyi oluşla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Kabul ve Kararlılık Terapisi yaklaşımına göre, bir duyguyu kabul etmek ona teslim olmak anlamına gelmez; aksine, duygunun benliği tehdit eden bir unsur olmaktan çıkmasını sağlar. Duygulara alan tanındığında, onların davranışlar üzerindeki dolaylı ve kontrolsüz etkisi de azalır. Kişi, hissettiği duyguyla daha bilinçli ve esnek bir ilişki kurabilir.
Sonuç olarak, bazı duyguları kendimize yakıştıramamak, çoğu zaman o duyguların değil, onları hisseden tarafımızın henüz kabul edilmediğini gösterir. Bastırılan duygular kaybolmaz; yalnızca ifade biçim değiştirir. Duygular benliği zedeleyen unsurlar değil; onu daha gerçek, daha bütün ve daha insani kılan deneyimlerdir. Mesele, hangi duyguların bize yakıştığı değil, kendimize ne kadar alan tanıdığımızdır.
Kaynaklar
Gross, J. J. (1998). The emerging field of emotion regulation: An integrative review. Review of General Psychology, 2(3), 271–299. https://doi.org/10.1037/1089-2680.2.3.271
Hayes, S. C., Luoma, J. B., Bond, F. W., Masuda, A., & Lillis, J. (2006). Acceptance and commitment therapy: Model, processes, and outcomes. Behaviour Research and Therapy, 44(1), 1–25. https://doi.org/10.1016/j.brat.2005.06.006


