İnsanın hayat boyu kalbinde taşıdığı yükler vardır. “Yük” denince çoğumuzun aklına acı, keder, pişmanlık, öfke gibi duygu birikimleri gelir. Bir bakıma doğrudur da. Ancak çoğu zaman atlanan bir nokta vardır: İnsanı hem mutlu eden hem de bir o kadar acı veren yükler. İşte asıl bırakması zor olanlar da bunlardır. Çünkü bu yükler sadece can yakmaz; aynı zamanda hatırlattıklarıyla içimizi ısıtır. Bu yüzden onlara bağlanır, yorulsak da bırakmayız. Kalbimizin en hassas yerine yerleştirir, ağırlığını bildiğimiz hâlde taşımaya devam ederiz.
Peki bir insan neden kendisine acı veren, mutlu olma ihtimali varken onu mutsuzluğa iten anılarına bağlanır? Neden geçmişte kalmış, belki de çoktan bitmiş bir şeye tutunmayı sürdürür? Alıştığımız için mi? Vazgeçmek zor geldiği için mi? Yoksa acı verdiğini bilsek bile bırakamadığımız için mi? Bu soruların net cevaplarını çoğu zaman kendimize bile itiraf edemeyiz. Bunun yerine kızarız. Yükümüze öfkelenir, “Keşke hiç yaşamasaydım” deriz. O yükle tanışmadığımız zamanları düşünürüz; daha hafif, daha özgür hissettiğimiz günleri hayal ederiz.
Acı Ve Mutluluğun İç İçe Geçmişliği
Ama sonra fark etmeden yine yükü taşıdığımız zamana döneriz. Çünkü pişman da olsak, acının ve kederin içinde boğulsak da, o yükle birlikte yaşadığımız küçük mutluluk anları gözümüzün önünde canlanır. Bizi güldüren, heyecanlandıran, kendimizi birine yakın hissettiren o anlar zihnimizde dönüp durur. Acı ile mutluluk birbirine karışır. Birini diğerinden ayırmak zorlaşır. Böylece yük, sadece bir acı olmaktan çıkar; kimliğimizin bir parçası hâline gelir. İnsan bazen acıya değil, acının ona hissettirdiklerine bağlanır.
Bir noktada “Artık bırakıyorum” deriz. Bu sefer gerçekten kararlıyızdır. Kendimize sözler verir, yeni bir sayfa açmaya çalışırız. Daha sağlıklı ilişkiler kuracağımızı, daha az yorulacağımızı düşünürüz. Ama çoğu zaman fark etmeden yine aynı yerde buluruz kendimizi. Yük, kalbimizin en temiz köşesinde hiç bırakılmamış gibi duruyordur. Sanki oraya aitmiş gibi. Zamanla acı verse de alışırız. Hatta alışmak isteriz. Çünkü alışınca belki de daha az acıtacağını düşünürüz. Ne kadar büyüsek de olgunlaşıp “İyileştim” desek de, bir parçamız o yükü ilk yüklendiğimiz ana çakılıp kalır. Zaman ilerler, hayat değişir ama duygular bazen olduğu yerde donar kalır. Bu yüzden yükle yürümek zor olsa da, onu bırakmak daha da zor gelir.
Bilinmezin Korkusu ve Tanıdık Acı
Çünkü bırakmak, sadece acıdan vazgeçmek değildir o acıyla birlikte gelen anlamdan, bağdan, anılardan ve bir noktada acıyla şekillenen onu seven yanından vazgeçmek demektir. İnsan bildiği acıyı, bilmediği huzura tercih edebilir. Bilir ki tanıdık olan alıştığıdır; yara da olsa yük de olsa acı da verse tanışıklığının hatırına tutar bırakmaz.
Peki yükler bırakılmak için midir? Belki de mesele yükten tamamen kurtulmak değildir. Yüklerimizi bir noktadan sonra sırtımızda değil de avuçlarımızda taşımayı öğrenmektir. Varlığını reddetmeden ağırlığını inkâr etmeden, acısını yok saymadan ama hayatımızı da onun etrafında şekillendirmeden. Çünkü insan yüklerini bırakamaz; sadece onlarla yaşamayı öğrenir. Bir süre sonra fark edilir ki insanın taşıdığı yük, yalnızca geçmiş yaşantılarına ait değildir. Bugünkü ilişkilerini, insanlara göstermeyi seçtiği yüzünü, seçimlerini, kararlarını ve en önemlisi kendisiyle kurduğu bağı da şekillendirir.
Yüklerle Yaşamayı Öğrenmek ve Dönüşüm
Yüklerimiz zamanla değişime uğrayabilir fakat etkileri nefes aldığımız müddetçe sürer. Sanırım asıl mesele neden acı veren yüklere tutunduğumuz değil, bu yükle nasıl yaşamayı öğrendiğimizdir.
Bu noktada yüklerimizin de nüktedan bir şekilde bize yüklediği yükler var. Çevremiz tarafından anlaşılmamak. İnsanlar “Artık geçti”, “Bunu düşünmeyi bırakmalısın” ya da “Kendine bunu neden yapıyorsun?” diyebilir. Ancak insan kalbi mantıkla çalışmaz. Bir yükün ne kadar ağır olduğunu, onu taşımayan bilemez. Bazı acılar zamanla azalmaz; sadece daha sessiz hâle gelir. İçimizde durur, gündelik hayatın arasında kendini belli etmez ama en savunmasız anlarımızda yeniden ortaya çıkar. İnsan bazen o yükü taşıyarak güçlü olduğunu düşünür. Acıya katlanmayı bir dayanıklılık göstergesi olarak niteler ama bir insan sırf acıya katlanabiliyor diye acı mı çekmelidir?
Bir noktada acılarımızın bizi ne kadar yorduğunu, yüreğimizi kanattığını fark ederiz ama bir yandan da bu acılarımızın bizi törpülediğini baştan şekillendirdiğini yıkıp yeniden onardığını da görürüz. Belki de bu yüzden insan, yüklerini tamamen bırakmak zorunda değildir. Bazen yapılabilecek tek şey, onlara bakışını değiştirmektir. Acının hayatı yönetmesine izin vermeden, onun varlığını kabul ederek yoluna devam etmektir. Çünkü iyileşmek, her şeyi geride bırakmak değil; bazı şeylerle birlikte yürüyebilmeyi öğrenmektir.


