Aile: Evlilik yoluyla kurulan ve kan bağına dayanan toplumun en küçük yapı birliğidir. Bu birlik, aynı gaye etrafında toplanan bireylerin bütünüdür. Bireylerin yetenek ve düşünce yapılarına uygun olarak aile içinde sorumluluk dağılımı yapılır. Aile üyelerince birimden bütüne bir ahenk sağlanır. Zamanın değişen ihtiyaç ve talepleri, mevcut ahengin yeniden düzenlenmesini zorunlu kılar.
Ailenin sosyalizasyonu ve evrensel yapısı göz önünde bulundurulduğunda, en önemli iki özelliği; insan neslini toplumsal hayata hazırlama ve dünya üzerinde sosyal gelişimin her evresinde bulunmasıdır. En küçük yapı birliğinden doğan disiplin, merhamet, dayanışma ve duygudaşlık gibi temel hasletler, topluma olumlu etkilerde bulunmaktadır.
Aile içi kolektif bilinç; yerine değil yanına, alternatif değil tamamlayıcı bakış açısıyla yaklaşır. Bu bilinçli farkındalık, birey–aile–toplum etkileşiminde son derece önemlidir. Kendi içinde bütünsel ve destekleyici olan bu yaklaşım, aile içinde adil yaklaşımı, şeffaf davranış örüntülerini ve tabii olarak sağlıklı iletişim kanallarını zorunlu kılar. Ek olarak sağlıklı aile yapısı, aile bireylerinin biyopsikososyal tam iyilik hâline, sosyal fonksiyonlarına ve davranışsal entegrasyonun sağlanmasıyla oluşur.
Kişinin başta gelen iki büyük sorumluluğu; benliğinin iç dünyasını düzenlemek ve bir dış dünya örgütlemektir. Aile yapılarını, geleneksel “büyük aile” ve muasır çekirdek aile olarak sınıflandırmak çok bilinen bir yoldur. Ancak bu sınıflama biçiminin günümüzdeki aile yapılarını tam anlamıyla yansıttığı söylenemez.
Günümüzde en yaygın aile biçiminin “genişlemiş çekirdek aile – extended nuclear family” olduğu söylenebilir. Bu aile yapısı; çeşitli seçeneklere olanak verdiği, coğrafi hareketlilik sağladığı, değer ve tutumları yeni kuşaklara aracı olduğu, hızlı toplumsal değişimlerin yol açtığı gerilimlere karşı bireylere duygusal destek sağladığı için yaygındır. Ancak bu aile yapısının her zaman olumlu biçimde işlediği de söylenemez. Dolayısıyla genişlemiş çekirdek aileler de toplumların gereksinmeleri doğrultusunda değişime uğrayacaklardır.
Aile, Çocuk ve Toplumsal Etkileşim
Aile, çocuğun ilk sosyalleştiği ve hayata hazırlandığı yerdir. Çocuk ailesinden gördüğü duygu, düşünce ve normları öğrenmeye çalışır. Bu durum çocuğun şekillenmesinde büyük önem taşımaktadır. Çocuk, yaşadığı kültürün normlarını aile içerisinde öğrenmeye başlar. Bundan dolayı aile kurumuna çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir (Ekşi, 1990, s. 15).
İnsanoğlu doğduğu andan itibaren ilk olarak ebeveynlerinden, daha sonra ise hayatına giren her kişiden etkilenerek kendisini tanımlar ve sosyal hayatta yer edinebilmek için benlik oluşturmaya başlar (Bayat, 2021, s. 3).
Aile içinde yaşanan tecrübe ve deneyimler, anne–baba tutumları, daha önceki aile fertlerinin yani büyükanne ve büyükbabanın yaşadığı ya da hissettirdiği stres, kaygı, hüzün ve acı bireyi hem fiziksel hem de ruhsal anlamda etkileyebilmektedir. Bu durum uzun vadeli psikopatolojik sonuçlara sebebiyet verebilmektedir.
Aile yapısı bireyin hâl ve hareketlerinin şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir. Bireyin genetik yapısını ve sonraki nesillerin genetik yapısını etkileme durumunun olmaması kaçınılmazdır (Akiş, Salkım İşlek ve Yükseloğlu, 2021, s. 133).
Ev içerisinde alınan mesajlarla çocuklar kendini tanımlamaya başlar. Birey kendini değerli veya değersiz, mutlu veya mutsuz, kabul görmüş veya kabul görmemiş, güvende ya da güvende olmadığı bir yerde kendini bulmaya ve duygusal anlamları aramaya başlar. Aslında bu olgu ve olaylar bireylerin psikososyal ve sosyokültürel konumlarını, ilişkilerini, düşüncelerini, kararlarını, işlevselliklerini ve zihinsel durumlarını da etkilemektedir (Acat, 2012, s. 39).
Ailenin Kurulmasında Temel Duygular
Romantik duygular, sevilen kişiyi son derece değerli ve ulaşılmaz bir varlık olarak gösterir. Bu sebeple âşık olmak bir durumdur, sevmek ise bir eylemdir. Başka bir deyişle aşk, uygun bir etiketlemenin eşlik ettiği fizyolojik bir uyarıştan ibarettir. Oysa sevgi dostça bir iş birliğidir. İki kişinin mutabık kalmasıyla zamanın eleğinden geçerek ortaya konmuş duygusal iradedir.
Sağlıklı evliliklerin en temel özelliği de budur. Bir başlangıç olan aşk, zamanla yerini anlayış odaklı sevgiye bırakır.
Bazı araştırmalar, arkadaşça aşkın evlendikten sonra derinleştiğini, romantik aşkın ise evliliğin ilk 15–20 yılı sırasında azaldığını göstermektedir.
Hayatın temel zorluklarına karşı birlikte verilen mücadelenin önemi tartışılamaz. Araştırmalar, bekar erkeklerin evlilere oranla daha fazla fiziksel ve psikolojik sorunlardan yakındıklarını ortaya koymaktadır (Schiamberg ve Smith, 1982). Bunun sonucunda; sağlıklı evliliğin aslında var olan yükü yarı yarıya indirdiği söylenebilir.
Erkeklerin genellikle daha düşük sosyoekonomik düzeyden kadınlarla evlendikleri hâlde, kadınlar daha düşük eğitim ve sosyoekonomik düzeyden erkeklerle evlenmemektedir. Evlilik için toplumsal baskı yoğun olduğu için, hiç evlenmeyenlerin ne kadarının bunu kendi seçimleriyle belirledikleri bilinmemektedir.
Evlilikte çiftler arasında ne tür bir ilişki olursa olsun, esas olan mevcut sorunlara karşı çözüm odaklı yaklaşmak, üretici bir yapıda olmak ve en önemlisi de dostça iş birliğiyle sevmektir. İş birliği içinde olmanın; bireyin mutluluğuna, hayat doyumuna ve ruh sağlığına doğrudan etkide bulunduğuna kuşku yoktur. Nitekim Freud bir konuşmasında, ruh sağlığının temeli olarak “sevmeyi ve çalışmayı” göstermiştir.
Kaynakça
-
Tepeli, K., & Durualp, E. (2018). Aile Yaşam Döngüsü. Hedef Yayıncılık, Ankara.
-
Onur, B. (Yay.). (1986). Ergenlik Psikolojisi. Hacettepe Taş Kitapçılık, Ankara.
-
Permutter, M., & Hall, E. (1992). Adult Development and Aging. John Wiley and Sons, New York.
-
Kağıtçıbaşı, Ç. (1990). İnsan, Aile, Kültür. Remzi Kitabevi, İstanbul.
-
Schiamberg, L. B., & Smith, K. U. (1982). Human Development. Macmillan Publication, New York.


