Yepyeni bir şeye başladım, çok çok yeni. Aralık’ın ilk haftası ilk tiyatro provamdaydım. Çevremdekilerle paylaşırken, katılanların hikâyelerini dinlerken “geç kalmışlık” düşüncesiyle karşılaşmaya başladım. Hiç düşünmemiştim tiyatro grubuna girerken daha erken başlamam gerekirdi diye, dikkatimi çekti. Sonra düşündüm de birçok konuda geç kaldığımızı düşünebiliyoruz. Ben esneklik için hep geç kaldığımı düşündüm, hatta geç kalmanın da ötesinde sahip olamayacağıma inandım. “Ben çocukken bile bu hareketleri yapamıyordum” cümlesi de her zaman daha esnek olmaya çabalamam için engelimdi. Hayatıma — zorunlulukla — pilates girdi ve bugün belki de 7 yaşımdaki hâlimden daha esnek olduğumu görene kadar ben bu düşünceye inanmaya devam ettim.
Peki ya siz bir şeylere başlamak için geç kaldığınızı hiç düşündünüz mü? Belki siz de esnemek için, güçlenmek için geç kaldığınızı düşündünüz, düşünüyorsunuz. Belki de tiyatro, resim, heykel yapmaya, dans etmeye ya da yeni bir dil, kariyer için geç kaldığınızı düşünüyorsunuz. Belki de genç yaşta başlamış olmayı dilemişsinizdir. “Bu yaşımdan sonra artık çok geç” düşüncesi sadece bir yanılsama. Bu yanılsama, yani gerçek olmayan bir şey nasıl bu kadar yaygın ve etkili?
Öncelikle çuvaldızı kendime ve meslektaşlarıma, ilgili alanlardaki bilim insanlarına batırmak istiyorum. Yeni şeyler öğrenmek için çocuk beyninin nasıl daha uygun olduğunu, erken yaşta dil öğrenmenin çok daha kolay olduğunu senelerce vurgulayıp durduk; ancak bu bilginin etkilerinin bir kısmını da göz ardı etmişiz. Zaman içerisinde “Yaşla birlikte öğrenme kapasitesi biter.” yanılgısı oluştu. Hâlbuki söylenen sadece “daha kolay” olduğu ki bunun birçok sebebi var, beynin plastikliği dışında. Güncel araştırmalar, yetişkin beyninin hâlâ son derece plastik olduğunu; yani yeni bağlantılar kurabildiğini, yeni beceriler öğrenebildiğini ve hatta bu süreçte bilişsel olarak güçlendiğini gösteriyor. 50 yaşından sonra yepyeni bir kariyere başlayanlar, 60’ından sonra ressam olanlar, 70’inden hatta 80’inden sonra yeni bir enstrüman öğrenen, dansa başlayan insanlar da aslında bize öğrenme kapasitemizin hep devam ettiğini gösteriyorlar.
Peki biz neden hâlâ otomatik olarak kendimizi “Keşke gençken başlasaydım” cümlesini kurarken buluyoruz? Çünkü bu his aslında zihnimizin kurduğu bir yanılsamayı yansıtıyor.
Psikolojide bunun için harika bir isim var: End-of-history illusion, yani “tarihin sonu yanılgısı.” Bilim insanları bu kavramı şöyle açıklıyor: İnsanlar geçmişte ne kadar değiştiklerini fark ediyorlar ama gelecekte ne kadar değişeceklerini ciddi şekilde küçümsüyorlar. Örneğin, 20 yaşındaki hâlinle şu anki hâlin arasında devasa farklar olduğunu kabul ediyorsun. Ama bugünden 10 yıl sonrasına baktığında, “herhâlde aynı olurum” diyorsun. Bu yanılgı da “artık çok geç” düşüncesini doğuruyor. Çünkü eğer gelecekte değişmeyeceğimizi varsayarsak, bugünden başlasak bile “bir işe yaramazmış” gibi geliyor.
İşe yaraması neden gereksin ki?… Bu yanılsamada “tarihin sonu yanılgısı” tek faktör değil. Yanında hepimizin farklı farklı ama öne çıkan birkaç güçlü müttefiki daha var: mükemmeliyetçilik, başarısızlık korkusu ve duygusal tahmin hataları. Bir şeylere başlamak istediğimizde zihnimiz hemen bir senaryo yazıyor: “Zaten iyi olamayacaksın”, “Herkes senden daha ileride”, “Bu saatten sonra ressam/oyuncu/yazar mı olunur?” Ve biz de bunu rasyonel bir düşünce gibi kabul ediyoruz. Oysa çoğu, beynimizin bizi kısa vadeli stresten korumaya çalışan ama uzun vadede sonsuz potansiyelimizi baltalayan savunma mekanizmaları.
Öncelikle bu noktada kendimize ne istediğimizi ve beklentimizi net bir şekilde belirtmeye ihtiyacımız var. Yeni başlayacağım şey her ne ise, neden istiyorum, beni ne çekiyor? Açıkçası tiyatrocu olmayı istesem muhtemelen “geç kaldım” düşüncesiyle hiç başlamayacaktım ama keyif aldığımı keşfettiğim kısa anlarım oldu ve tiyatroya başlarkenki isteğim keyif aldığım şeyi takip etmekten ibaretti. Esneklikte “nasılsa şpagat açamayacağım” diyerek geri dururken, gerçekten istersem ve çabalarsam belki yapabilirim düşüncesine çevirmek bir kısım yardımcı oldu. Ama hâlâ uzakta bir hedef; motivasyonumu koruyabilmek adına şu anda esnedikçe, ilerleme kaydettikçe oluşan duygularıma odağımı çeviriyorum. Altını çizmek istiyorum: Bunlar sadece benim örneklerim. Hepimizin süreçleri biricik; dolayısıyla kendinize sorularınızı sorup kendi arzunuzu ve motivasyonlarınızı bulmak, “mükemmel”den uzaklaşmanıza bu noktada yardımcı olabilir. Tabii bir de duygusal tahmin hatalarımızın farkında olmak da büyük bir yardımcı.
Araştırmalar, insanların yeni bir beceriye başlamadan önce ne kadar zevk alacaklarını tahmin etmekte de oldukça kötü olduklarını gösteriyor. İşte buna duygusal tahmin hataları (affective forecasting error) deniyor. Gelecekteki bir durumda duygularımızı yanlış tahmin edebiliyoruz. Mesela “Tiyatroya başlasam büyük ihtimalle zorlanırım, keyif alamam” diye düşünüyoruz; sonra başlıyoruz ve bir bakmışız, hayatımızın en anlamlı deneyimi olmuş. Beynimiz duygularımızın dayanıklılığını ve uyum kapasitesini sistematik olarak küçümsüyor. Sanıyorum ki tam da bu yüzden deneyim önemli. Önce bir sonrasını düşünmeden deneyimle, nasıl hissettiğine bak; çünkü nasıl hissedeceğini tahmin edemeyebilirsin. Ki bana bundan birkaç sene önce sorsanız, tiyatro yaparken keyif almayacağımı söylerdim…
Buraya döktüğüm birçok şeyi toparlayacak olursam… Gerçek şu: Bir şeye başlamak için en doğru zaman, onun senin için anlamlı olduğu zamandır. 17 yaşında dansa başlasaydın belki devam etmeyecektin. 25’te başlasaydın belki yoğunluktan bırakacaktın. Şimdi başlıyorsun; çünkü hayatın, bakış açın ve içsel ihtiyacın tam bu anda kesişiyor.
Hem kendime hem okuyan sizlere son notum:
“Geç kaldım” düşüncesi aslında bir alarm değil; bir yanılsama.
Ve güzel olan taraf şu: Bu yanılsamayı fark ettiğin anda, kapı aralanıyor. Çünkü geç kalmak, çoğu zaman gerçekten var olmayan bir şey. Çoğu zaman sadece bir düşünce.
Ve düşünceler değişebilir. Sen de değişebilirsin.
Başlamak için tam zamanındasın.


