Cuma, Nisan 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Zweig’ın Satrancı ve Psikolojik Açıdan Genel Bir Analiz

Edebiyat İle Psikoloji İkilisine Kısa Bir Bakış

Edebi eserler esasında bilim doğmadan önce de vardı. Batı’da şair Homeros’un şiirleri ve Doğu’da Vedalar hem bir edebi eser hem de dönemlerinin birer bilim kitabıydılar. Antik Yunan ve Hint toplumlarında entelektüel olabilmek için bu şiirleri ezberlemeniz gerekirdi. Özellikle Aydınlanma ile bilim kendi disiplinsel yapısını iyice ilan etti. Ancak sosyal bilimlerin insana yönelik yapısından dolayı edebiyat sanatsal bir eser olmanın da ötesinde insanın iç dünyasına açılan bir pencereydi. Genelde usta olarak andığımız filozoflar ve edebiyatçılar bir yandan da psikoloji üzerine de sözler söylemişlerdi. Nietsche’nin şiirleri, Kafka’nın öyküleri; Doystovoski ile Sarte’ın romanları insanın içi hakkında bize fikirler veriyordu. Onun haricinde psikoloji içinde edebi eserler önemliydi. Özellikle psikodinamik terapi de bastırılmış arzuların anlaşılması için bir yöntemdi. Freud, Jung, Joseph Campbell ve John B. Peterson edebi eserleri psikolojik görüşlerini kanıtlamak için kullanmışlardı. Her ne kadar bu teorik yaklaşımlar özellikle edebi eserlerin çağlarının ürünü olduğunu söyleyen araştırmacılar tarafından eleştirilse de özellikle psikodinamik yaklaşımın edebiyatta kullanımı devam etmektedir.

Zweig ve Dönemi

Stephan Zweig, Yahudi kökenli bir Alman yazardı. Özellikle yaşadığı yıllar I ve II. Dünya savaşı gibi insanlık tarihinin yıkıcı savaşlarına denk gelmişti. Yazdığı eserler de bir yandan savaşın yıkıcılığı ve bunun insanlığın ahmaklığı olarak gösterirken diğer yandan da insanların savaş gibi kötü bir talihten bile çıkabileceği yönünde çocukça bir umutta barındırır. Ancak Zweig bir eyleme adamı olmaktan ziyade savaşın onun düşün Dünya’sında yarattığı etkilere odaklanmıştır. Özellikle II. Dünya savaşı yıllarındaki Nazilerin Yahudi karşıtı tutumları Zweig’ın Brezilya’ya gitmesine yol açtı. Başlarda Nazi rejiminin yıkılacağına dair umutları onun eserlerine yansısa da en sonunda Nazilerin Avrupa’yı kasıp kavurmasından dolayı eşi ile birlikte intiharı seçti.

Satranç ve Bir Ruhsal Mücadele

Kitabın başlarında gemide başlarız. Eser bir gazetecinin gözünden anlatılır ancak odak noktası gazeteciden ziyade Mirko Czentovic ile Dr. B arasındaki mücadeleyi anlatır. Burada yazarımız kişilerin iç dünyasını doğrudan vermek yerine karakterlerin ağzından verir. Yani buradaki bakış açısı gerçek hayatta terapistin danışanından iç dünyasını öğrenmek gibidir. Böylece Zweig bize bunu nesnelleştirmeden subjektif bir biçimde sunar. Ayrıca yer yer karakterlerin yapısını onların hayat hikayesinden çıkarmanızı ister.

Gemi Arjantin yönüne gitmektedir ve satranç konusunda yetenekli olan Mirko Czentovic adında bir genç burada bir turnuvaya katılacaktır. Sürekli satranç alanında iddialı olan ve uzun yıllardır şah bile çekilemeyen bir ustadır. Ancak çocukluğu boyunca pek çok açıdan başarısız olup gerizekalı yaftası yemiş bir köylü çocuğudur. Bir gün bir rahip tarafından yeteneği keşfedilince kaderi birden değişmiştir. Satranç konusunda ustalığı sayesinde ün kazanmıştır. Dr. B karakteriyse Yahudi kökenlidir. Babası, Habsburg sarayında baş hekimdir. Küçüklüğünden beri nüfuzlu kimselerin olduğu veya entelektüel kişilerin bulunduğu cemiyetlerde boy göstermiştir. Kendisi de iyi eğitimli bir o kadarda maddi durumu iyi birisidir. Ancak işler Nazilerin Avusturya’yı almasıyla tersine dönmüştür. Gettolar da yaşanmaya zorlanmış ardından da önemli bilgileri barındırdığı için bir otel odasında tutsak edilerek psikolojik işkencelere maruz kalmıştı. Burada bulduğu satranç kitabı ise onun oradaki kaderini değiştirmiş ve mental açıdan toparlanmasını sağlamıştı.

İki figüründe yaşadıkları sorunlarla başa çıkma mekanizmaları doğrudan değil dolaylı yoldan olmuştur. İki karakterde kurtuluşu satrançta bulmuştu. Ancak bir fark vardı Czentovic bunu toplumsal bir kabul için kullanırken Dr. B bunu bir zihinsel kaçış olarak kullanmıştı. Eğer Freudyen açıdan bakarsak Ich (EGO) yani benin kaygı durumuyla başa çıkamadığında arzulara yani Es(ID) yani oya başvurmasıdır. Freud için gerçekliğin ağır geldiği durumlarda Es, Ich’e bir baskı uygulayarak onu ele geçirmeye çalışır. Eğer kişi gerçeklik ile bağını tamamen kaybetmediyse nevroz yaşanır eğer kaybettiyse psikoz yani gerçekliğin tamamen kaybolması gerçekleşecektir. Burada Freud gerçekliğin bilinmesi sayesinde hazzın kontrol altına alınacağını yani Über-Ich(Super EGO) yani kültür ile olacaktır. Baktığımız zaman Czentovic maddi durumu yüksek olan bir aileden gelmiyor ve modern dönem için kabul görecek entelektüel becerilerden yoksun yani kişiliği kültüre uymuyor. Bu durumda da kendini kültüre adapte edecek bir nokta buluyor böylece bir statü elde ediyor. Ancak Dr. B’nin hikayesi burada farklı. Czentovic için statüsel durumu olumlu yönde gelişirken Dr. B için tam tersi bir durum oluyor. Bunun sonucunda Freud’un Ich’in savunma mekanizmalarından biri olan kaygı veren durumdan kaçma gerçekleşiyor. Dr. B satranç ile olan durumunu şizofrenik açıdan tanımlıyor ancak bunu tanımlaması onun durumunun ya ileri düzey bir nevrotizm veya tedavi edilmiş bir psikoz olacağını gösteriyor.

Kitabın yazıldığı yıllarda psikozun tedavi edilemez olduğunu düşünürsek Dr. B ileri düzey bir nevroz yaşadığını söyleyebiliriz. Bunu isterseniz günümüz dili açısından tercüme edersek Dr. B travma kaynaklı bir kaygı bozukluğundan muzdarip. Kaygı durumu Prefrontal korteks ile limbik sistem arasındaki seratonin akışını bozmuş olacak ki bu durum belli bir yerden sonra dopamin ihtiyacına neden olacaktır. Bu durumda satranç ise onun ödül mekanizmasında bir dopamin kaynağı olacaktır. Ancak bu dopamin kaynağı dışsal bir nesneye bağımlı olduğundan dolayı pek çok bağımlılıkta gördüğümüz dışsal nesneye daha çok bağlanma ve bağımlılığın daha da artmasına neden olacaktır. Bu bağımlılık durumu dopamin dengesini daha da bozacağından dolayı prefrontel korteksin thalamus üzerindeki dopamin geçişi kontrol edememesine ve gerçek algısındaki o psikoza yakın olabilecek nevrotikliğe neden olacaktır. Dr. B’nin tanımlarına göre bu bağımlılık öyle bir hal almış olacak ki kafasından satranç oynamaya hatta Dünya’yı satranç tahtası gibi siyah beyaz görmeye başlamıştır. Bu durumu başka bir psikodinamik yaklaşıma yani Eric Froom’un yaklaşımından bakarsak bu Ich’in aktif olduğu olmak yani gerçeklikle doğrudan ilişki yerine Es yani sahip olmak ilişkisiyle yani dolaylı yoldan haz temelli bir etkileşimdir. Freud ile Froom’un yaklaşımındaki en büyük farksa Über-Ich’e karşı bakışlarıdır. Freud için kültür ve norm her zaman düzelticiyken Froom için hazzın nedeni olabilir.

Freud geliştirdiği yaklaşımda Viktoryan ahlak anlayışını temel alır. Bu anlayış özellikle cinselliğin bastırılmasını yani libidal enerjiyi hedef alır. Ancak Froom’un yaşadığı dönem Soğuk Savaş yılarıdır yani tüketim temelli Amerikan kapitalizmi ile otoriter Sovyet sosyalizmine bir eleştiridir. Yani bir yerde hakim kültür ile normlara karşı çıkarak Über-Ich’in bir yerde Es’in ortağı olduğunu gösterir. Özellikle Dr. B’nin yaşadığı durum kültürün ve normların radikal bir biçimde değiştiği bir durumdur. Eğer kültür ile normlar iktidarın silahı olabiliyorsa Czentovic’in de patolojik bir vaka olduğu ortaya çıkar. Ancak Czentovic Freudyen açıdan hakim anlayışa uyduğu için hasta olarak tanımlanaz. Bunun için Freud’un sığ otoriterliği ve iki teşhisli indirgemeci patoloji anlayışını bırakıp modern psikolojiye bakmamız gerekir. Czentovic esasında başlarda hakim anlayışa uymayan bir noktadadır ancak daha sonrasında Freud açısından patolojik olmayan bir duruma gelerek arzu temelli enerjisini satranca yöneltmiştir. Bu durum Froom açısından tam da hakim düşüncenin istediği bir durumdur ve bu durum bir iyileşmeden ziyade bir kaçıştır. Hatta Czentovic’in durumu Dr. B’den de tehlikelidir. Onun toplumsal kabul görmüşlüğü gerçeklik ile bağının daha da yitirmesine yani psikotik bir durum olmasa da kişilik bozukluğu yaşamasına neden olmuştur. Duyusal olarak gerçeklik ile bağı sürse de bilişsel açıdan kendine ait sarsılmaz bir gerçeklik inşa etmiştir. Onun arkasına saklandığı yenilmez satranç ustası kişiliği bir yerde geçmişte yaşadığı statüsel altta kalma durumunu narsizme hatta belki de histeriye dönüştürmüş olabilir. Histeri ihtimalini koymamın nedeni insanları manipüle ederek çıkarlarına öncelik vermesi. İkisinde de ortak nokta gerçekliğin neden olduğu kaygı ile başa çıkamayıp bir nesneyle yani bağımlılığa sığınmaları. Bu bağımlılık ilk başta davranışlarını daha sonrasında da bilinçlerini esir almak suretiyle onları bitirmiştir.

Zweig’ın Hayaleti

Bu hikaye esasında Zweig’ın Nazilerle Yahudiler arasındaki gerilimi anlatmak için oluşturduğu bir alegori olarak yorumlanabilir. Yahudiler özellikle 19. Yüzyıl ile 20. Yüzyılın başlarında finansal hayatla akademiyi ele geçirmişlerdi. Özellikle Almanya ile Avusturya gibi yerlerde pek çok felsefi ve bilimsel fikir de parmakları olduğu gibi Hohenzolarla Habsburglar gibi hanedanlara yüklü miktarda fon sağlıyorlardı. Almanlar arasından geçmişten beri gelen bir Yahudi karşıtlığı vardı ancak Yahudileri özellikle Modern çağın damarları sayılabilecek finans alanında ve yakıtı olan akademide yükselmeleri Almanların bu alanlarda aktif olamamasına yol açmıştı. Bunun haricinde Prusya ile Avusturya dönemin pek çok devletine göre Yahudilere karşı daha toleranslıydı. Bu gibi durumlardan dolayı çeşitli Cermen milliyetçiliğini öne çıkaran fikirler yükselmeye başladı. Ancak bunun siyasi arenada yükselişi I. Dünya savaşının kaybı ile 1929 Dünya ekonomik krizi olmuştu. Bu durum Nazilerin yükselişiyle antisemitizm zirveye ulaştı. Zweig’ın kendisinin de Yahudi olması bir yerde Nazi rejimine karşı doğal olarak nefreti de getirdi. Ancak Zweig genel de dediğim gibi bir aksiyon adamından ziyade hümanist denebilecek entelektüel biçimde bu çatışmaları iç dünyasında yaşayan birisiydi. I. Dünya savaşı sırasında yazdığı eserlerde savaş karşıtı yapısını hissederken Satranç gibi bir eserde bize hesaplaşmayı resmeder.

Czentovic’in geçmişi üst düzey Nazi kadrosunda olduğu gibi dışlanma ve kabul görmeme ile doludur. Ancak buradaki satranç bir yerde politikayı temsil eder. Naziler politika alanında elde ettiği başarılarla yükselmişlerdi. Czentovic karakteri Nazileri ve satrançta politikayı temsil eder. Kitapta yer yer Napolyon ve Hannibal gibi yenilemez askeri figürlerle eş değer tutulan satranç ustamız Nazilerin Almanya ile Avrupa’daki kurdukları otoriteye göndermedir. Ancak kitaptan Czentovic’in uyguladığı psikolojik taktilerden dolayı yükseldiğini yani burada entelektüel bir temel olmadığını vurgular. Özellikle Nazilerin yükselmesine baktığımızda Hitler ile Goebbels gibi Nazi partisinin yükselmesinde etkili olan isimler usta birer hatiptirler. Başlarda yaptıkları propagandalar sayesinde yükselmişlerdir. Diğer yanda Dr. B’nin geçmişi genel olarak Yahudileri yansıtır. Nazi öncesi dönemde etkili olan rollerine rağmen yeni gelen düzenle birlikte yerlerinden edilmişlerdir. Dr. B bir yerde entelektüellik ve soyluluğu temsil eder. Bu durum esasında daha öncesinde tartıştığımız toplumsal normların patoloji üzerindeki etkisini bize gözler önüne serer. Dr. B kollektif olarak Yahudileri yansıttığı gibi Zweig’tan da izler taşır. Zweig’ın hakim olana karşı çıkmasına rağmen sessiz kalışı ve bir nesne aracılığıyla gerçeklikten kaçışı Dr. B ile benzerdir. Zweig’ın Nazilerin yükselmesine karşı ülkeden kaçması ve en sonundaki intiharıyla kendi gerçekliğini doğrudan yansıtamamanın ve gerçeklik ile başa çıkamamanın verdiği ağırlık onu izdüşümlere ve edebiyata itmiştir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar