İnsan kaybettiği şeyin ne olduğunu tam bilemediğinde mi yas daha ağırlaşır? Bir şeyin yokluğu mu acıtır, yoksa o yokluğun nereye yerleşeceğini bilememek mi? Yas çoğu zaman bir kaybın ardından gelen doğal ve beklenen bir süreç olarak tanımlanır. Ancak bazı kayıplar vardır ki insan neyi kaybettiğini tam olarak ifade edemez; ne eksilen şeyin adı nettir ne de onun yokluğu zihinde bir yere yerleşir. Sanki ortada bir boşluk vardır ama bu boşluk neyle dolmuştur, neyin eksikliğidir, kesin olarak bilinmez. Varlıkla yokluk arasında, adı konulamayan ve tam olarak ait olmadığı bir yerde kalır. İşte belki de bu yüzden yas, her zaman kaybın kendisiyle, ne olduğuyla değil; o kaybın zihinde nasıl karşılık bulduğuyla ilgilidir.
Psikoloji literatürü uzun zamandır benzer bir noktaya işaret eder: İnsanlar yalnızca yaşadıkları olaylara değil, o olayların içlerinde nasıl bir deneyime dönüştüğüne tepki verirler. Bu yüzden yas, yalnızca dış dünyada olan bir kaybın sonucu değildir; o kaybın insanın iç dünyasında nasıl yankılandığıyla şekillenir. Bazen insan, yaşadığı kaybın o boğucu ve sarsıcı hâliyle kalakalır. Geçmiş, şimdi ve gelecek hepsi birbirine karışır. Ve o anlarda insan tam olarak neye üzüldüğünü bile ayırt edemez. Çünkü acı tek bir yerden gelmez. Katman katmandır. Bir kayıp olur ama içinde başka kayıplar da konuşur.
Bu açıdan bakıldığında yas, yalnızca bir vedanın ardından gelen duygu değil; zihnin eksileni bir yere yerleştirme çabasıdır. Belki de yas, kaybı kabul etmekten çok, onun artık nerede durduğunu anlayabilme sürecidir.
Belirsizlik
Yas, literatürde uzun yıllar boyunca belirli aşamalarla açıklanmaya çalışılmıştır. Kübler-Ross’un (1969) geliştirdiği modele göre, bireylerin kayıp karşısında genellikle inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme olarak adlandırılan duygusal tepkilerden geçtiğini öne sürer. Bu modelde inkâr, kaybın gerçekliğini reddetme; öfke, yaşanan duruma yönelik yoğun bir tepki; pazarlık, kaybı geri çevirebilme umuduyla zihinsel müzakereler; depresyon, kaybın ağırlığıyla yüzleşme ve kabullenme ise bu gerçekliğin içselleştirilmesi olarak tanımlanır. Bu çerçeve, yasın anlaşılmasında önemli bir başlangıç noktası sunmuştur.
Ancak sonraki araştırmalar, yasın bu aşamalar arasında düzenli ve doğrusal bir şekilde ilerlemediğini göstermiştir. Bireyler bu duygular arasında gidip gelebilir, bazılarını hiç deneyimlemeyebilir ya da aynı duyguyu farklı zamanlarda yeniden yaşayabilir. Yas, çoğu zaman bir sona doğru ilerleyen bir çizgi gibi değil; aynı yerin etrafında dönüyormuş hissi veren bir deneyim gibidir. İnsan bazen geride bıraktığını sandığı bir duygunun, hiç beklemediği bir anda yeniden karşısına çıktığını fark eder.
Bu dalgalı yapı, özellikle kaybın sınırlarının net olmadığı durumlarda daha da belirginleşir. Pauline Boss (1999), bu tür deneyimleri belirsiz kayıp olarak tanımlar ve kaybın fiziksel ya da psikolojik olarak tam anlamıyla yerleşmediği durumlarda bireyin ne tamamen bağını sürdürebildiğini ne de tamamen koparabildiğini belirtir. Böyle bir durumda insan, ne yokluğun kesinliğine varabilir ne de hâlâ varmış gibi hissedebilmenin rahatlığına ulaşabilir. Bu noktada yas, yalnızca kaybedilen şeyin yokluğuna verilen bir tepki olmaktan çıkar. Daha çok, kaybın ne olduğunun, bitip bitmediğinin ve artık nerede durduğunun anlaşılamadığı bir zihinsel belirsizlik haline dönüşür. Belki de bu yüzden insan, her zaman kaybettiği şeyi değil; kaybettiği şeyin neye karşılık geldiğini bilememeyi taşır. Çünkü bazen acı, yokluktan değil; o yokluğun zihinde kendine bir yer bulamamasından doğar.
Yas bazen düşüncelerle ilgili değildir. Daha çok bedende olan bir şeydir. Günün ortasında, hiçbir sebep yokken sana ait olan her şeyin eksik hissettirmesi gibi. Beden oradadır ama tam olarak senin değildir. Hareket edersin ama içinden gelmez. Konuşursun ama söylediklerin sana aitmiş gibi hissettirmez. Sanki bir şey seninle dünya arasına çok ince bir mesafe koymuştur. Bir anda her şeyin uzaklaşması gibi.
Psikolojik çalışmalar, yasın yalnızca duygusal değil, aynı zamanda fizyolojik bir deneyim olduğunu gösterir. Kayba verilen tepkiler; bedensel gerilim, yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve zaman algısında bozulmalarla birlikte ortaya çıkabilir (Stroebe, Schut & Stroebe, 2007). Bu yüzden yas bazen hissetmekten çok, bir şeylerin yer değiştirmesi gibi yaşanır. Zaman da aynı şekilde değişir. Bazı anlar uzar, içinden çıkılamaz hâle gelir. Bazı günler ise hiç yaşanmamış gibi geçer. İnsan bazen ilerliyormuş gibi hisseder, bazen de aynı anın içinde sıkışıp kalmış gibi. Sanki hayat devam eder ama sen tam olarak onunla birlikte hareket edemezsin. Bir şey değişmiştir. Ama neyin değiştiğini söylemek zordur. Yine de insan bunu bilir. Hiçbir şey eskisi gibi değildir.
Zihnin Boşluğu ve Anlam Arayışı
Yas üzerine olan bazı yaklaşımlar, kaybın kendisinden çok, o kaybın bireyin anlam sistemi içinde nasıl yer bulduğuna odaklanır. Neimeyer’e (2001) göre yas, bireyin dünyayı ve kendisini anlamlandırma biçiminde bir kırılma yaratır; kayıp yalnızca bir eksilme değil, aynı zamanda bu anlam örgüsünün yeniden kurulmasını gerektiren bir deneyimdir.
Ancak bu süreç her zaman tamamlanmaz. Bazı kayıplar, anlamlandırılarak yerine oturtulamaz. Çünkü zihnin aradığı şey yani tutarlılık, bütünlük, neden-sonuç ilişkisi, her zaman bulunabilir değildir. Bu noktada yas, yalnızca anlam kurma çabası değil; aynı zamanda bu çabanın sınırlarıyla karşılaşma hâline dönüşür. Zihin, olanı açıklamak ister. Ama açıklama mümkün olmadığında, aynı soruların etrafında dönmeye başlar. Neden böyle oldu? Farklı olabilir miydi? Başka türlü sonuçlanabilir miydi? Bu sorular bir cevap bulmak için değil, eksik kalan bir şeyi tamamlamak için sorulur. Ve belki de tam olarak bu yüzden, yas bazen geçmiyor gibi hissettirir.
Bu noktada bazı yaklaşımlar ise yasın her zaman bırakmak ile ilgili olmadığını öne sürer. Devam eden bağlar yaklaşımına göre (Klass, Silverman & Nickman, 1996), kaybedilen kişiyle kurulan ilişki tamamen sona ermez; yalnızca biçim değiştirir. İnsan, kaybı geride bırakmak yerine, onunla farklı bir şekilde yaşamayı öğrenir. Belki de mesele her zaman kopabilmek değildir. Bazen mesele, kopmadan yaşayabilmenin bir yolunu bulmaktır. Çünkü mesele yalnızca kaybın kendisi değildir. Zihnin, açıklayamadığı bir deneyimle ne yapacağını bilememesidir.
Kaynakça
Boss, Pauline. Ambiguous Loss: Learning to Live with Unresolved Grief. Harvard University Press, 1999.
E Kübler- Ross. On Death and Dying. Collier-Macmillan, 1969.
Klass, Derek. Continuing Bonds : New Understandings of Grief. Taylor And Francis, 1996.
Neimeyer, Robert A. Meaning Reconstruction & the Experience of Loss. Washington, Dc, American Psychological Association, 2001.
Stroebe, Margaret, et al. “Health Outcomes of Bereavement.” The Lancet, vol. 370, no. 9603, Dec. 2007, pp. 1960–1973, pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/18068517/.


