Psikoz, çoğu zaman toplum tarafından yanlış anlaşılan, korkulan ve karikatürize edilen bir ruhsal örgütlenme biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. “Gerçeklikten kopmak” ifadesi, psikozu tanımlamak için sıkça kullanılsa da, bu tanım psikozun insan ruhunda yarattığı parçalanmayı açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü psikoz, yalnızca gerçeklikle bağın bozulması değil; aynı zamanda benliğin, bedenin, düşüncenin, dilin ve ötekiyle kurulan ilişkinin çözülmeye başlamasıdır.
Psikotik birey, genellikle dış dünyayı bizim deneyimlediğimiz şekilde algılamaz. Freud’un belirttiği gibi, psikozdaki temel çatışma, dürtü ile yasak arasında değil; benlik ile gerçeklik arasındadır. Gerçeklik artık güvenli, paylaşılabilir ve ortak bir alan olmaktan çıkar. Kişi dış dünyanın gerçekliğini taşıyamadığında, kendi içsel gerçekliğini dışarıya yerleştirmeye başlar. Bu durumda hezeyanlar ve halüsinasyonlar, yalnızca “semptom” değil, aynı zamanda kişinin dayanılmaz ruhsal acıya karşı geliştirdiği savunma biçimleri haline gelir.
Psikozun merkezinde çoğu zaman yoğun bir parçalanma endişesi bulunur. Nevrotik düzeyde birey, suçluluk, kayıp ya da yetersizlik duygularıyla mücadele ederken; psikotik düzeydeki bireyin temel korkusu çok daha ilkel ve varoluşsaldır: dağılmak, yok olmak, benliğini kaybetmek. Bu nedenle psikozda görülen birçok belirti, aslında benliği bir arada tutma çabasının dramatik biçimleridir.
Şizofreni, psikotik örgütlenmeler arasında en dikkat çekici yapılardan biridir. Uzun yıllar “erken bunama” olarak adlandırılmış olsa da, Bleuler bu tanımı reddederek 1911’de “şizofreni” kavramını ortaya koymuştur. Kelime kökeni itibarıyla “ruhun bölünmesi” anlamına gelen şizofreni, düşünce, duygu ve davranış alanlarındaki çözülmeye işaret eder. Şizofrenide dikkat çeken en temel nokta, düşünce süreçlerinin bütünlüğünü kaybetmesidir. Dil dağılır, çağrışımlar kopar, duygulanım durumla uyumunu yitirir. Hasta, bazen kötü bir olayı anlatırken gülebilir, sevdiğini söylediği kişiye saldırgan davranabilir ya da kendi içindeki olaylarla dış gerçeklik arasındaki sınırı kaybedebilir.
Şizofrenide görülen hezeyanlar genellikle dağınık ve sistemsizdir. Kişi, kendisinin tarihi bir figür olduğuna, bedeninin dönüştüğüne ya da dış güçler tarafından kontrol edildiğine inanabilir. Halüsinasyonlar ise kişinin gerçeklik algısının ne kadar ağır biçimde bozulduğunu gösterir. Özellikle işitsel halüsinasyonlar, yani kişinin kendisiyle konuşan sesler duyması, psikozun en çarpıcı belirtilerindendir. Bu sesler, kimi zaman aşağılayıcı, kimi zaman emir verici olabilir. Hasta, bu seslerden korunmak için kulaklarını kapatabilir, yüksek sesle müzik açabilir ya da seslerle tartışabilir.
Psikozun bir diğer önemli boyutu ise narsisistik kırılganlıktır. Psikotik birey, çoğu zaman dışarıdan büyüklenmeci, saldırgan ya da tamamen kopuk görünebilir; ancak bu görünümün altında son derece kırılgan bir benlik bulunur. André Green’in belirttiği gibi, psikozda dürtüler yalnızca nesnelere değil, düşünce süreçlerinin kendisine de saldırır. Bu nedenle psikoz, yalnızca semptomların toplamı değil; düşüncenin kendi üzerine çökmeye başladığı bir ruhsal örgütlenmedir.
Lacan’ın psikoz kuramı da bu noktada dikkat çekicidir. Lacan’a göre psikozun temelinde “Babanın Adı”nın dışlanması vardır. Buradaki baba, biyolojik bir figürden çok, yasa koyan, sınır çizen, anne-bebek füzyonunu bölen üçüncü kişiyi temsil eder. Eğer bu sembolik yapı yeterince kurulamazsa, bireyin gerçeklikle ilişkisi kırılgan hale gelir. Böylece psikoz, yalnızca bireysel bir bozukluk değil; aynı zamanda sembolik düzenin çöktüğü bir alan olarak düşünülmektedir.
Paranoya ise şizofreniden farklı bir psikotik örgütlenme sunar. Şizofrenide dağılma belirginken, paranoyada düşünce çoğu zaman sistemlidir. Paranoyak birey, her olayın bir anlam taşıdığına inanır. Bir bakış, bir telefon çağrısı, bir gecikme ya da sıradan bir mimik bile kötülük görme inancını destekleyen “kanıtlar” haline gelir. Paranoyanın merkezinde çoğu zaman yoğun bir güvensizlik ve narsisistik kırılganlık bulunur. Kişi, kendi içinde taşıyamadığı saldırganlık ve düşmanlığı dışarıya yansıtarak “ötekiler bana zarar vermek istiyor” şeklinde deneyimler.
Freud’un “Yas ve Melankoli” metni, psikotik işleyişin anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Melankolide kişi yalnızca kayıp yaşamaz; kaybettiği nesneyi kendi benliğinin içine alır ve ona duyduğu öfkeyi kendisine yöneltir. Bu yüzden melankoli sıradan bir üzüntü değildir. Yoğun değersizlik, suçluluk ve kendine yönelen saldırganlık içerir. Mani ise bunun tam tersi gibi görünse de çoğu zaman aynı kırılganlığın taşkın bir savunmasıdır. Taşkınlık, aşırı enerji, düşünce uçuşması ve büyüklenmeci fikirler, benliğin çökmesini engelleyen savunmacı bir yükseliş haline gelebilir.
Psikozu anlamaya çalışırken en büyük hata, onu yalnızca “delilik” olarak görmek olacaktır. Çünkü psikoz, insan ruhunun dayanamayacağı kadar yoğun kaygılar karşısında kurduğu kırılgan bir dengedir. Bu nedenle psikotik bireyin dünyasına yaklaşırken korkudan çok anlamaya, etiketlemekten çok dinlemeye ihtiyaç vardır. Psikoz, bize yalnızca ruhsal hastalığı değil, insan zihninin sınırlarını da gösterir. Belki de bu yüzden psikoz, psikopatolojinin en trajik ama aynı zamanda en insani alanlarından biridir.
Psikoz üzerine okumaya başladığımdan beri en çok düşündüğüm şeylerden biri şu oldu: Biz insanlar, anlam veremediğimiz şeylerden çok hızlı korkuyoruz. Özellikle ruh sağlığı söz konusu olduğunda… Garip davranan, kendi kendine konuşan, herkesten uzaklaşan ya da gerçeği bizim gördüğümüz gibi görmeyen birini gördüğümüzde ilk refleksimiz çoğu zaman anlamaya çalışmak değil, uzaklaşmak oluyor. Belki de bu yüzden psikoz yaşayan insanlar yalnızca hastalıkla değil, insanların bakışlarıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.
Düşündükçe şunu fark ediyorum; aslında psikoz dediğimiz şey bir anda gökten düşmüyor. Bir insan bir sabah uyanıp “gerçeklikten koptum” demiyor. Çoğu zaman bunun öncesinde sessiz sessiz büyüyen bir yalnızlık, anlaşılmama hissi, taşınamayan korkular, kırılmalar ve içe doğru çöken bir dünya oluyor. Belki çevremizde de vardır böyle insanlar. Sürekli dalgın görünen, insanlardan uzak duran, bazen söyledikleri bize “anlamsız” gelen biri… Ama belki de o kişi sadece anlatacak kelime bulamıyordur. Çünkü bazı ruhsal acılar vardır, insan onları yaşarken dili bile parçalanır.
Bazen şunu düşünüyorum: Hepimiz gerçekliğe ince ipliklerle bağlıyız aslında. Bir kayıp, ağır bir travma, uzun süren yalnızlık, sürekli bastırılan korkular… İnsan zihni sanıldığı kadar sınırsız güçlü değil. Bu yüzden psikoz yaşayan bireylere sadece “hasta” etiketiyle bakmak bana eksik geliyor. Çünkü ortada yalnızca klinik bir tablo yok; aynı zamanda çok derin bir insan hikâyesi var. Korkmuş bir zihin, parçalanmamak için kendince bir yol bulmaya çalışıyor.
Ve sanırım psikoloji eğitimi bana en çok şunu öğretiyor: Bir insanın davranışı ne kadar garip görünürse görünsün, o davranışın altında mutlaka bir anlam vardır. Belki biz ilk bakışta o anlamı göremiyoruzdur. Ama bu, o anlamın olmadığı anlamına gelmez. Psikotik bireyin dünyası çoğu zaman bize karmaşık, korkutucu ve uzak gelir. Çünkü onun yaşadığı gerçekliği biz deneyimlemeyiz. Ama yine de hepimizin ortak olduğu bir nokta var: anlaşılmak istemek. İnsan bazen sadece biri onu gerçekten dinlesin istiyor. Yargılamadan, korkmadan, “normal olmaya” zorlamadan…
Belki de bu yüzden psikozu konuşurken sadece semptomları değil, insanı da konuşmamız gerekiyor. Çünkü bazen bir insanın en büyük ihtiyacı tedaviden önce, “Seni görüyorum ve seni sadece hastalığından ibaret görmüyorum.” cümlesidir.

