Hayat, bazı insanları erken olgunlaştırır. Henüz çocukken omuzlarına görünmeyen sorumluluklar yükler. Bir evin sessizliğini korumak, kırılmış bir kalbi teselli etmek veya dağılmak üzere olan bir düzeni ayakta tutmak, bazen yetişkinlerin görevi olması gerekirken, bu görevler fark edilmeden bir çocuğun dünyasına yerleşir. O çocuk büyür, yıllar geçer, yüzü değişir, sesi değişir, yaşadığı şehirler değişir; fakat içindeki görev duygusu yerli yerinde kalır.
Bu nedenle bazı insanlar güçlü doğmazlar; güçlü olmak zorunda kalırlar. Zamanla çevreleri onları böyle tanır. Her zor durumda sakin kalan, kriz anında çözüm üreten ve başkalarının yükünü hafifletmeye çalışan kişi olurlar. İnsanlar onların yanında rahatça ağlar, dertlerini anlatır ve korkularını paylaşır. Çünkü bilirler ki karşılarında taşıyabilecek biri vardır.
Fakat çoğu zaman kimse taşıyanın ne kadar yorulduğunu merak etmez. Çünkü insanlara güçlü görünenlerin de bir sınırı olduğu kolay kolay hatırlanmaz. Oysa en dayanıklı görünen dallar bile uzun süren rüzgârlardan sonra çatlayabilir. En geniş nehirler bile kurak mevsimlerde çekilebilir. Hayatın her unsurunda gördüğümüz bu hakikati, söz konusu insan olunca unutmaya meyilliyizdir. Kendimize de başkalarına da yorulma payı bırakmayız.
Belki de bu yüzden çağımızın en görünmez yorgunluklarından biri, sürekli ayakta kalmak zorunda hisseden insanların yorgunluğudur. Bu yorgunluk yalnızca bedende hissedilmez; daha çok ruhun kıyılarında birikir. Sabahları uyanınca geçmeyen bir ağırlık gibi çöker insanın içine. Yapılması gereken işler yapılır, sorumluluklar yerine getirilir, gülünmesi gereken yerde gülünür. Fakat bütün bunların altında, adı konulmamış bir tükenmişlik sessizce büyümeye devam eder.
Çünkü bazı insanlar dinlenmeyi ertelenebilecek bir ihtiyaç olarak görürler. Önce aile, sonra iş, ardından sorumluluklar ve başkalarının ihtiyaçları gelir. Kendilerine sıra geleceği gün ise çoğu zaman hiç gelmez.
İnsan sürekli başkalarına yöneldiğinde, kendi iç sesini duymakta zorlanır. Ne hissettiğini, neye ihtiyaç duyduğunu ve neyin canını acıttığını fark etmek güçleşir. Bir noktadan sonra başkalarının beklentileriyle kendi arzuları birbirine karışır. Yaşam, içten gelen bir tercih olmaktan çıkar; yerine getirilmesi gereken görevlerin toplamına dönüşür.
İşte o zaman insan yorulduğunu değil, yorulmaya hakkı olmadığını düşünmeye başlar. Bu düşünce dışarıdan bakıldığında erdem gibi görünebilir. Oysa uzun vadede insanın kendisiyle kurduğu bağı zedeler. Çünkü ruh da beden gibi ilgi ister. Dinlenmek ister. Görülmek ister. Şefkat görmek ister.
Sürekli veren kişinin alamaması, sürekli dinleyen kişinin dinlenememesi ve sürekli destek olan kişinin destek bulamaması derin bir yalnızlık üretir. Kalabalıkların içinde hissedilen o tarif edilmesi zor boşluğun sebebi çoğu zaman budur.
İnsanların arasında olmakla anlaşılmış hissetmek aynı şey değildir. Bazen bir insanın çevresinde onlarca kişi bulunur; fakat yükünü paylaşabileceği tek bir kişi yoktur. Herkes onun ne kadar güçlü olduğunu konuşur, ama kimse ne kadar yorulduğunu sormaz. Böyle zamanlarda kişi kendi görünmezliğine şaşırır. Çünkü yıllarca başkalarını görmüş, fakat kendisi görülmemiştir.
Hayatın olgunlaştırdığı kişiler bazen en çok bunu öğrenmekte zorlanırlar. Çünkü yardım istemenin yük olmak anlamına geldiğini sanırlar. Hâlbuki insan ilişkilerinin en sahici tarafı, birbirimizin yükünü zaman zaman paylaşabilmemizdir. Hiç kimse hayatı tek başına taşımak için yaratılmamıştır.
Belki de bu yüzden ruhsal iyileşmenin yolu her zaman daha fazla dayanıklılık geliştirmekten geçmez. Bazen yükün ağırlığını kabul etmekten, bazen insanın kendi sınırlarını fark etmesinden ve bazen de yıllardır ihmal ettiği kalbine dönüp şunu söylemesinden geçer: “Ben de yorulabilirim.”
Bu cümle ilk bakışta sıradan görünür. Oysa içinde büyük bir özgürlük taşır. Çünkü insan ancak yorulduğunu kabul ettiğinde dinlenmeye izin verebilir. Ancak eksik olduğunu kabul ettiğinde destek alabilir. Ancak kırıldığını kabul ettiğinde iyileşmeye başlayabilir.
Belki bugün birçok insanın ihtiyacı olan şey, biraz daha güçlü olmak değildir. Biraz daha insan olabilmektir. Kendine karşı daha merhametli olabilmek, her yükü taşımak zorunda olmadığını hatırlayabilmek ve bazen durmanın da yolculuğun bir parçası olduğunu anlayabilmektir.
Çünkü hayat, yalnızca ayakta kalma becerisi değildir. Bazen bir ağacın gölgesinde soluklanmak, bazen bir dostun yanında sessizce oturmak ve bazen de hiçbir şey yapmadan içindeki dağınıklığın yatışmasını beklemektir.
Yorulmak kusur değildir. Dinlenmek zayıflık değildir. Ve insanın değeri, taşıdığı yüklerin ağırlığıyla ölçülmez. Bazı yükler bırakıldığında insan küçülmez; aksine kendi hakiki varlığına biraz daha yaklaşır.
Belki de uzun zamandır güçlü kalmaya çalışan ruhların hatırlaması gereken en önemli şey budur: Hayat, omuzlarımızı tüketmek için değil, kalbimizi genişletmek için verilmiştir.


