Pazar, Nisan 26, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

‘’Tüm hayatını bir anda hayal edip kendini huzursuz etme. ‘’

‘’Do not disturb yourself by imagining your whole life at once.’’ Marcus Aurelius

İnsanın zihni tuhaf bir düzenektir: Geçmişi kazıp bir mahkeme kurar, geleceği kurcalayıp bir kıyamet senaryosu yazar, sonra da bütün bunları “sorumluluk” diye paketleyip önümüze koyar. Bu yüzden o cümle bana bir öğüt gibi değil, bir tür zihin disiplin ilkesi gibi geliyor: “Kendini rahatsız etme.” Çünkü bazen en büyük rahatsızlık dışarıdan değil, içeriden gelir; üstelik iyi niyet kılığındadır.

Zihinsel Alarm ve Motivasyon Yanılsaması

Zihnin “tüm hayat” etiketi önümüze çıktığında, çoğu zaman çözüm üretmiyoruz; alarm çalar… İnsanlar bunu dışarıdan “çok düşünüyor” diye görür. İçeriden ise daha çok şöyle yaşanır: “Nereden başlayacağımı bilmiyorum, içim daralıyor, bir türlü adım atamıyorum.” Çünkü birçok insanın asıl problemi tembellik değil; ana problem, zihnin aynı anda hem harita çizmesi, hem hava durumu tahmini yapması, hem de “ya kaybolursak?” diye paniklemesi. Sonra biz de bu iç kargaşayı “motivasyonsuzluk” olarak adlandırıyoruz. Oysa çoğu zaman motivasyon kaybolmuyor; aşırı yük altında eziliyor.

Ruminasyon: Sorumluluk Maskeli Tehlike

Psikolojide bunun adı oldukça tanıdı: Ruminasyon. Yani bir meseleyi çözmek için düşünmek değil; düşünmeyi, sanki çözümün kendisiymiş gibi sürdürmek. Ruminasyonun garip bir büyüsü vardır: İnsan kendini “sorumluluk sahibi” hisseder. “Bak, düşünüyorum. Demek ki önemsiyorum.” Ama bedenin mesajı başka olur: göğüste sıkışma, omuzlarda yük, uykuda bölünme… Çünkü ruminasyon, sinir sistemini “tehlike var” moduna sokar. Bu modda beyin iyi plan yapmaz; beyin tehdit tarar.

  • Üretken düşünme: “Seçeneklerim neler? Bilgi toplayayım. Bir adım belirleyeyim.”

  • Ruminasyon: “Ya şöyle olursa? Ya böyle olursa? Ya…” (ve hareket yok)

Ruminasyonun iki yan etkisi çok belirgindir:

  • Kaygıyı artırır (çünkü belirsizliği büyütür)

  • Eylemi geciktirir (çünkü ‘tam emin olma’ şartı koyar)

Bunu gündelik bir örnekle somutlayalım: Bir insan “spora başlasam iyi olur” diye düşünür. Üretken düşünme “haftada 2 gün 30 dk yürüyüş” gibi bir yere iner. Ruminasyon ise şöyle fısıldar: “Zaten düzensizim, başlayıp bırakırsam kendime saygım düşer, o zaman hiç başlamasam daha iyi…” Sonuç: yürüyüş yok, suçluluk var.

Stoacı Felsefe ve Kontrol Odağı

Burada felsefe devreye girip çok basit bir şey söyler: İnsan, bütün hayatı aynı anda yaşayamaz. Stoacılar bunu “kontrol edebildiklerin ve edemediklerin” ayrımıyla anlatır. Modern psikolojide ise buna kontrol odağı (locus of control) diyebiliriz: Neyi gerçekten etkileyebildiğini ayırt edebildiğinde güçlenirsin; her şeyi etkilemen gerekiyormuş gibi düşündüğünde ise kaygı, bir tür yönetim şekline dönüşür.

Kişi geleceği bütün ayrıntısıyla çözerse, sanki kaygısı dinecek sanır. Bu, belirsizliğe tahammülsüzlük (intolerance of uncertainty) dediğimiz mekanizmanın klasik hareketidir. Zihin, güvenlik ihtiyacını “tam bir cevap” olarak tercüme eder. Ama hayat, tek seferde cevap vermez. Hayat parçalarla konuşur.

Bilişsel Kapasite ve Çarpıtmalar

Bu yüzden o cümledeki “huzursuzluk” kelimesi çok yerinde: rahatsız olmak tesadüf değil; sistemin doğal sonucu. Çünkü “tüm hayat” düşüncesi, beynin çalışma belleğine (working memory) bir ömürlük dosya yüklemek gibidir. Çalışma belleğinin kapasitesi sınırlıdır; ona koskoca bir gelecek yığdığında, ortaya bilgelik değil zihinsel taşma çıkar. Taşma olduğunda da “yapılacaklar” netleşmez; sadece “yetişmeyecekler” büyür.

Burada sık görülen bir başka şey daha var: bilişsel çarpıtmalar. Tüm hayatı düşünmeye başladığımız anda zihin, genellikle şu üç kısayola sapar:

  • Felaketleştirme: “Ya yanlış seçim yaparsam her şey biter.”

  • Kehanet (fortune telling): “Zaten kötü olacak.”

  • Ya hep ya hiç: “Mükemmel olmazsa değmez.”

Psikolojik Pusula Olarak Marcus Aurelius

CBT (Bilişsel Davranışçı Terapi) açısından bu noktada kritik hamle, düşünceyle kavga etmek değil; düşünceyi tanımaktır: “Bu bir düşünce. Gerçek değil.” Düşünceye bu mesafeyi koyduğunda, zihin bir tık yavaşlar. Yavaşlayınca da sahneye asıl kıymetli şey çıkar: seçim. Kaygıyı tamamen yok etmeye çalışmak yerine, kaygı varken de değerlerinle uyumlu hareket etmeyi öğrenirsin. Yani mesele “kaygısız bir hayat” değil; “kaygıyla birlikte yönünü kaybetmemek”.

Çoğu kişi motivasyonu bir “iç güç” gibi hayal eder: ya vardır ya yoktur. Oysa motivasyon genellikle bir his değil, bir süreçtir. Davranışsal aktivasyon bize şunu hatırlatır: Bazen önce hareket gelir, sonra istek. “Önce motivasyon gelsin, sonra başlarım” yaklaşımı kaygılı zihinlerde sık sık yankılanır. Çünkü kaygı, motivasyonu bir ön koşul gibi dayatır: “Tam hazır hissetmeden başlama.” Halbuki hayat, “tam hazır hissetmeden” ilerleyen insanlarla doludur.

O Marcus Aurelius‘un bu cümlesini, pratik yüzden ben bir psikolojik pusula gibi kullanmayı seviyorum. Tüm hayat sorusu geldiğinde, soruyu değiştirmek: “Bütün hayatım ne olacak?” yerine: “Bir sonraki küçük, gerçek adım ne?” Küçük olması şart. Çünkü küçük adım, sinir sistemine şunu söyler: “Tehlike değil, deneme.” Büyük adım bazen kahramanlık gibi görünür ama kaygılı zihin için çoğu zaman “uçurum”dur. Küçük adım ise yürünebilir zemin.

Öz-Şefkat ve Milimetrelik Değişim

Son olarak, bu cümlenin içinde bence bir de şefkat var. Kendini “huzursuz etme” diyor. Bu, psikolojide öz-şefkat (self-compassion) dediğimiz bir kavram: Zihnin seni bir proje yöneticisi gibi sıkıştırdığı anlarda, kendine en yakın arkadaşın gibi davranmak. Öz-şefkat, gevşeklik değildir; tam tersine, sürdürülebilirliktir. Sürekli kendini iten zihinler bir yere varır ama çoğu zaman yolun tadını kaybeder. Sürekli kendini döven zihinler ise bazen yola bile çıkamaz.

Belki mesele: Hayatı “tek seferde çözülecek problem” gibi görmek değildir. Hayat tekrar tekrar dönülen bir yön meselesidir o yön, bugün bir milimetre bile olsa seçilebilir. Ve çoğu zaman bir milimetrelik adım, bir ömürlük panik planından daha gerçek bir değişim yaratır.

Hayatını bir anda hayal edip kendini huzursuz etme. Hayatın bir sonraki küçük parçasını seç. Onu yaşa. Sonra bir sonraki.

Deniz İlaslan
Deniz İlaslan
1996, Türkiye doğumlu. Eğitim hayatı ile beraber kendini yazarak ifade etmeye olan yeteneği dikkat çekmeye başladı. Kısa sürede içinde çeşitli kompozisyon ve deneme konularında başarılar elde etti. 2020 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu olmasının ardından Türkiye’ye dönen başarılı psikolog, Prof. Dr. M. Hakan Türkçapar önderliğinde bilişsel davranışçı terapi eğitimi aldı. İlaslan, Mindfullness hakkında yazmaya başlamadan önce, Dr. Malchiodi’den Dışavurumcu Sanat Terapisi eğitimi ve sonrasında Mindfullnes Temelli Bilişsel Davranışçı Terapisi eğitimini aldı. Bu ilgi alanlarını bilim ile desteklemek adına Nöropsikoloji ve Anormal psikoloji alanlarında kendini geliştirdi. 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremi sonrasında Türk Psikologlar Derneği ile birlikte Psikososyal Dayanışma Ağında gönüllü psikolog olarak görev aldı. Yazar aktif olarak psikolojik danışmanlık merkezinde görev alırken, yazıları ile okurlarının kendilerini keşfetme serüvenlerinde deniz feneri olarak eşlik etmeyi amaçlıyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar