Perşembe, Nisan 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sıradaki Ödev Evlilik: Kapana Kısıldığımız Bu Düzende Neden Ayrılamıyoruz?

Bir noktada birçok ilişki aynı cümleyle tanışır: “Zaten evleneceğiz.” Belki ilk başta şakayla söylenir. Sonra bir gün aileler tanışır. Bir akşam yemeğinde herkes birbirini ölçüp tartar, sohbetler yapılır, geleceğe dair küçük imalar havada uçuşur. O andan sonra ilişki sanki görünmez bir seviyeye geçer. Artık sadece iki kişi değilsinizdir. İlişkinin içine aileler, planlar ve beklentiler de girmiştir. Bir süre sonra “iki yıla evleniriz” gibi cümleler normalleşir. Hatta bazen bunu sadece bir taraf söyler ama diğer taraf da zamanla bu hikâyenin içine çekilir. İşte tam bu noktada ilişkide küçük şeyler değişmeye başlayabilir. Tartışmalar biraz daha sıklaşır, bazı davranışlar eskisi kadar iyi hissettirmez. Yine de ayrılık ihtimali çoğu zaman düşünülmez. Çünkü o ilişki artık sadece iki insanın ilişkisi değildir; aynı zamanda kurulmuş bir gelecek planıdır. Peki gerçekten aşk mı bizi tutar, yoksa sıradaki ödev evlilik midir?

Görünmez Zamanlayıcı: Sosyal Saat ve Toplumun Ritmi

İlişkiyi bir sonraki aşamaya taşıma baskısı, sadece partnerlerin iç dünyasından değil, Neugarten (1976) tarafından tanımlanan Sosyal Saat kavramından beslenir. Sosyal saat, bir toplumda belirli yaşam olaylarının (evlilik, çocuk sahibi olma, kariyer basamakları) “ne zaman” gerçekleşmesi gerektiğine dair ortak bir beklentiler kümesidir. Birey, eğer kendi yaş grubundaki diğer insanların bu “kutucukları” birer birer işaretlediğini görürse, kendi içsel saati ile toplumun saati arasında bir senkronizasyon bozukluğu hisseder.

Bu noktada evlilik, iki insanın duygusal birleşmesinden ziyade, toplumun “yetişkinlik sınavını” geçmek için verilmesi gereken son bir ödeve dönüşür. Heckhausen ve Schulz (1995) bu durumu, bireyin toplumsal normlara uyum sağlayarak sosyal kabul görme çabası olarak açıklar. Kişi, sırf o hayali takvimin gerisinde kalmamak ve “vakti geldi” hissini susturmak için, ilişkisindeki yapısal bozuklukları görmezden gelir. Sonuçta ayrılmak, sadece bir partneri kaybetmek değil, toplumun belirlediği o başarı takviminde bir yıl daha “geride kalmak” anlamına gelir.

Bir Tutarlılık Hapishanesi: Sosyal Kanıt ve Geri Adım Atma Korkusu

Aileler tanışıp “iki yıla evleniriz” cümleleri kurulduğunda, ilişki artık kapalı kapılar ardında yaşanan bir bağ olmaktan çıkarak kamusallaşır. Bu noktada birey üzerinde devasa bir sosyal kanıt baskısı oluşur. Cialdini’ye (2001) göre, bir kararımızı çevremize ilan ettiğimizde, o karara bağlı kalmak için içsel ve dışsal bir zorunluluk hissederiz. Çünkü toplumda “sözünün eri” ve “kararlı” görünmek, tutarsız görünmekten çok daha değerlidir. Ayrılmak, sadece bir vedadan ibaret değildir; aynı zamanda aileye ve çevreye karşı “Yanıldım, yanlış birine yatırım yaptım” itirafıdır. Swann (1983) tarafından ortaya atılan Öz-Doğrulama (Self-Verification) teorisine göre, insanlar kendi seçimlerinin ve yargı yeteneklerinin doğruluğunu ispatlama eğilimindedir. Bu durum, bireyin partnerindeki büyük ayrılık sebeplerini görmesini engeller; çünkü o hataları kabul etmek, kendi zekasına ve hayat tercihlerine ihanet etmek gibi hissettirir. Sonuçta kişi, haksız çıkmanın yaratacağı sosyal utancı yaşamaktansa, mutsuz bir gelecek planına sadık kalmayı seçer.

Batık Maliyet Yanılgısı: Bunca Emek Boşuna mı Gitsin?

İlişki ilerleyip “evlilik sözü” gibi somut bir geleceğe evrildiğinde, artık masaya konulan tek şey duygular değildir. Yıllar süren paylaşımlar, ailelerin kurduğu bağlar ve hatta geleceğe dair alınan eşyalar, zihnimizde devasa birer yatırıma dönüşür. Arkes ve Blumer (1985) bu durumu Batık Maliyet Yanılgısı ile açıklar. Bu teoriye göre bireyler, bir işe veya ilişkiye yaptıkları yatırım (zaman, emek, para) arttıkça, o yatırımın artık geri alınamaz olduğunu bildikleri halde, sırf bu “kaybı” kabul etmemek için mutsuz da olsalar o yola devam ederler.

Bu noktada devreye giren Rusbult’un (1980) Yatırım Modeli, bağlılığın sadece tatminden gelmediğini, yapılan yatırımın büyüklüğünün ayrılığı bir “iflas” gibi hissettirdiğini savunur. Birey, “Eğer şimdi ayrılırsam geçen beş yılım çöpe gidecek” diye düşünerek “Kayıptan Kaçınma” dürtüsüne yenik düşer (Kahneman & Tversky, 1979). Zihin, yeni ve belirsiz bir mutluluk aramaktansa, tanıdık ama mutsuz olan mevcut düzene tutunmayı daha “ekonomik” bir tercih olarak kodlar.

Bilişsel Çelişki ve Zihinsel İllüzyon: “Kusursuzuz, Sorun Bende!”

İlişki artık “geri dönüşü olmayan” o evlilik yoluna girdiğinde, partnerin sergilediği büyük hatalar veya uyuşmazlıklar zihinde dayanılmaz bir gerginlik yaratır. Festinger (1957) bu durumu Bilişsel Çelişki olarak tanımlar. Birey; “Ben akıllı ve seçici biriyim” inancı ile “Hatalı biriyle evleniyorum” gerçeği arasındaki o devasa uçuruma düşer. Zihin, bu acı verici gerginliği çözmek için gerçekliği eğip bükmeye başlar. Ya ayrılacaktır –ki bu tüm o sosyal ve duygusal maliyeti göze almaktır– ya da inançlarını gerçeğe uyduracaktır.

Bu noktada kişi, partnerini ve ilişkiyi İdealizasyon mekanizmasıyla yeniden kurgular. Murray, Holmes ve Griffin (1996) bu durumu “Olumlu İllüzyonlar” olarak açıklar; ancak buradaki durum daha sarsıcıdır. Birey, ortada duran bariz sorunu (ilgisizlik, saygısızlık ya da uyumsuzluk) kabul etmek yerine suçu kendi üzerine yıkar: “Aslında ilişkimiz aşırı mükemmel, sadece ben çok kuruntuluyum, her şeyi büyüteçle inceliyorum.” Kişi, verdiği evlilik kararını haklı çıkarmak uğruna kendi algılarını sabote eder ve mutsuzluğunu “mükemmeliyetçi kişiliğine” yorarak zihnini ikna eder. Böylece o büyük ayrılık sebepleri zihinsel bir operasyonla “kişisel takıntılar” haline dönüştürülür.

Sonuç: Kendine İhaneti Bırakmak

Sonuç olarak, “sıradaki ödev evlilik” diyerek çıktığımız bu yol, aslında bir noktadan sonra partnerimizden çok kendi illüzyonlarımıza tutunduğumuz bir sürece dönüşüyor. Yatırım modelinin getirdiği kaybetme korkusu, sosyal saatin yarattığı zaman baskısı ve tutarlı görünme çabası, zihnimizin etrafına aşılması güç duvarlar örüyor. Kendi algımızı sabote etmek ve partnerimizin hatalarını “kendi kuruntumuz” gibi görmek, o an için kurulu düzeni korumanın en kolay yolu gibi görünebilir. Ancak Festinger’in (1957) belirttiği o bilişsel çelişkiyi bastırmak için feda ettiğimiz şey, aslında kendi gerçekliğimiz ve gelecekteki huzurumuzdur.

Ayrılmak; sadece bir kişiyi, bir planı veya ailelerin beklentisini geride bırakmak değildir. Ayrılmak, bazen hatalı olduğumuzu kabul etme cesaretini göstermek ve o hayali “yetişkinlik karnesine” bir eksik not bırakmayı göze almaktır. Unutulmamalıdır ki; başkalarının yazdığı bir senaryoda “kusursuz” görünmektense, kendi gerçeğinizde “kusurlu ama özgür” olmak, uzun vadede ruh sağlığınızın en büyük güvencesidir. Kapıyı kilitleyen biziz; ama anahtar da her zaman o kendi sesimize ihanet etmeyi bıraktığımız anda elimizde duruyor.

Kaynakça

Arkes, H. R., & Blumer, C. (1985). The psychology of sunk cost. Organizational Behavior and Human Decision Processes, 35(1), 124-140. Cialdini, R. B. (2001). Influence: Science and practice (4th ed.). Boston, MA: Allyn & Bacon. Festinger, L. (1957). A theory of cognitive dissonance. Stanford, CA: Stanford University Press. Heckhausen, J., & Schulz, R. (1995). A life-span theory of control. Psychological Review, 102(2), 284-304. Kahneman, D., & Tversky, A. (1979). Prospect theory: An analysis of decision under risk. Econometrica, 47(2), 263-292. Murray, S. L., Holmes, J. G., & Griffin, D. W. (1996). The benefits of positive illusions: Idealization and the construction of satisfaction in close relationships. Journal of Personality and Social Psychology, 70(1), 79-98. Neugarten, B. L. (1976). Adaptation and the life cycle. The Counseling Psychologist, 6(1), 16-20. Rusbult, C. E. (1980). Commitment and satisfaction in romantic associations: A test of the investment model. Journal of Experimental Social Psychology, 16(2), 172-186. Swann, W. B. (1983). Self-verification: Bringing social reality into harmony with the self. In J. Suls & A. G. Greenwald (Eds.), Psychological perspectives on the self (Vol. 2, pp. 33-66). Hillsdale, NJ: Erlbaum.

Rümeysa Aytekin
Rümeysa Aytekin
Rümeysa Aytekin, psikoloji lisans mezunudur ve klinik psikoloji alanında yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir. Lisans eğitimi süresince ve sonrasında psikolojinin hem kuramsal hem de uygulamaya dönük alanlarına ilgi duymuş; akademik bilgisini klinik bakış açısıyla bütünlemeyi amaçlamıştır. Başlıca ilgi alanları arasında travma, bireylerarası ilişkiler, bağlanma süreçleri, duygusal düzenleme, psikolojik iyi oluş ve bireyin yaşam deneyimlerinin ruhsal yapıya etkisi yer almaktadır. Klinik psikoloji alanındaki akademik eğitiminin yanı sıra bilişsel davranışçı terapi (BDT) temelli eğitimlere katılmış, lisans ve lisans sonrası süreçte çeşitli staj deneyimleri edinmiştir. Bu süreçler, psikolojik kuramların pratikte nasıl karşılık bulduğunu gözlemlemesine ve psikolojik sorunları çok boyutlu bir çerçevede ele almasına katkı sağlamıştır. Yazılarında psikolojik kavramları yalnızca teorik düzeyde ele almak yerine, gündelik yaşam, bireysel deneyimler ve klinik uygulamalarla ilişkilendirerek anlaşılır bir dil sunmayı hedeflemektedir. Rümeysa Aytekin, Psychology Times Türkiye’de yazar olarak yer almakta; psikoloji literatürüne dayanan, güncel ve düşündürücü içeriklerle okura katkı sunmayı amaçlamaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar