Günümüzde bireylerin söyledikleri ile yaptıkları arasındaki uyumsuzluk, yalnızca bireysel bir tutarsızlık olarak değil, aynı zamanda modern çağın dikkat çeken psikolojik dinamiklerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Özellikle sosyal ilişkilerde, bireylerin kendilerini ifade etme biçimleri ile gerçek davranışları arasındaki farkın giderek açıldığı gözlemlenmektedir. Bu durum, yalnızca kişilerarası güveni zedelemekle kalmaz, aynı zamanda bireyin kendi benlik algısında da parçalanmalara yol açabilir. Peki, insanlar neden söyledikleri hayatı yaşamaz? Bu durum basit bir “tutarsızlık” mıdır, yoksa daha derin bir kimlik sorununa mı işaret etmektedir?
Gelişme
Bireyin kendini nasıl sunduğu ile gerçekte nasıl davrandığı arasındaki fark, psikolojide “benlik sunumu” kavramı ile açıklanmaktadır. Bireyler sosyal ortamlarda kabul görmek, beğenilmek ve değerli algılanmak adına kendilerini idealize edilmiş bir versiyon üzerinden ifade edebilmektedir (Goffman, 1959). Bu noktada ortaya çıkan söylemler, çoğu zaman bireyin gerçek yaşam deneyimlerinden ziyade, olmak istediği kimliğin bir yansımasıdır. Kısacası birey, olduğu kişiyi değil, olmak istediği kişiyi anlatır.
Modern toplumda sosyal onay ihtiyacının artması, bu farkın daha görünür hale gelmesine neden olmaktadır. Özellikle sosyal karşılaştırmaların yoğun olduğu ortamlarda bireyler, kendilerini daha başarılı, daha deneyimli ya da daha güçlü gösterecek anlatılara yönelir. Ancak bu anlatılar davranışla desteklenmediğinde, zamanla bir “kimlik çatışması” ortaya çıkar. Higgins’in (1987) benlik tutarsızlığı kuramına göre, bireyin gerçek benliği ile ideal benliği arasındaki fark arttıkça psikolojik rahatsızlık da artmaktadır. Bu durum, bireyde yetersizlik, değersizlik ve içsel huzursuzluk gibi duyguların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.
Davranış ve söylem arasındaki uçurumun bir diğer önemli boyutu ise kaçınma davranışlarıdır. Bazı bireyler, anlık olarak olumlu bir izlenim yaratmak adına sözler verir, planlar yapar ya da belirli bir kimliği benimsediğini ifade eder; ancak bu söylemleri sürdürecek davranışları sergilemekten kaçınır. Bunun temelinde çoğu zaman sorumluluk alma güçlüğü, başarısızlık korkusu veya yetersizlik algısı yer almaktadır. Bu durum, kısa vadede bireyin kendini daha iyi hissetmesini sağlasa da uzun vadede ilişkilerde güven kaybına yol açmaktadır. Çünkü tekrar eden tutarsızlıklar, karşı taraf için öngörülemezlik ve güvensizlik yaratır.
Bu noktada dikkat çeken bir diğer unsur ise “anı kurtarma” davranışıdır. Bireyler, o an içinde bulundukları sosyal ortamda daha kabul edilebilir görünmek adına gerçekte gerçekleştirmeyecekleri söylemlerde bulunabilirler. Örneğin, yapılması planlanan bir buluşma için büyük bir istek gösterip sonrasında geri çekilmek ya da deneyimlenmemiş bir durumu deneyimlenmiş gibi aktarmak bu kapsama girer. Bu tür davranışlar, bireyin kısa vadede sosyal kabul görmesini sağlasa da uzun vadede ilişkisel kopukluklara zemin hazırlar.
Ayrıca bu tür tutarsızlıklar, bireyin gerçeklikle olan ilişkisini de etkileyebilir. Zamanla kişi, anlattığı hikâyelere kendisi de inanma eğilimi gösterebilir. Bu durum, bilişsel uyumsuzluk kuramı ile açıklanabilir. Festinger’e (1957) göre bireyler, düşünce ve davranışları arasındaki uyumsuzluğu azaltmak için ya davranışlarını değiştirir ya da düşüncelerini yeniden yapılandırır. Davranış değişimi zorlayıcı olduğunda ise bireyler çoğu zaman anlatılarını yeniden şekillendirerek bu uyumsuzluğu tolere etmeye çalışır. Bu da bireyin kendi gerçekliğinden giderek uzaklaşmasına neden olabilir.
Modern kimlik sorununun bir diğer boyutu da süreklilik eksikliğidir. Tutarlı bir benlik algısı oluşturmak, bireyin geçmiş, şimdi ve gelecek arasında anlamlı bir bağ kurabilmesini gerektirir. Ancak sürekli değişen söylemler ve bu söylemlerle uyumsuz davranışlar, bireyin hem kendi içinde hem de sosyal ilişkilerinde güvenilirliğini zedeleyebilir. Bu noktada birey, yalnızca başkaları tarafından değil, zamanla kendi tarafından da “öngörülemez” hale gelir. Bu durum, bireyin içsel bütünlüğünü zayıflatırken, sosyal bağlarının da yüzeysel kalmasına yol açabilir.
Sonuç
Davranış ve söylem arasındaki uçurum, yüzeyde basit bir tutarsızlık gibi görünse de, çoğu zaman bireyin kimlik gelişimi, benlik algısı ve sosyal onay ihtiyacı ile yakından ilişkilidir. Modern dünyada bireyler, oldukları kişi ile olmak istedikleri kişi arasında sıkışabilir ve bu boşluğu söylemler aracılığıyla doldurmaya çalışabilir. Ancak sürdürülemeyen söylemler, zamanla hem bireysel hem de kişilerarası düzeyde sorunlara yol açmaktadır.
Bu nedenle, psikolojik sağlığın önemli bir göstergesi yalnızca bireyin kendini nasıl ifade ettiği değil, aynı zamanda bu ifadelerin davranışla ne ölçüde örtüştüğüdür. Gerçek ve tutarlı bir benlik algısı geliştirmek, bireyin hem kendisiyle hem de çevresiyle daha sağlıklı ve güvene dayalı ilişkiler kurabilmesinin temelini oluşturmaktadır.
Kaynakça
Festinger, L. (1957). A theory of cognitive dissonance. Stanford University Press.
Goffman, E. (1959). The presentation of self in everyday life. Anchor Books.
Higgins, E. T. (1987). Self-discrepancy: A theory relating self and affect. Psychological Review, 94(3), 319–340.


