Perşembe, Nisan 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sağım Solum: Savaş

Yazımın başlığına baktığınızda size çocukken oynadığımız bir oyunun sloganını çağrıştırıyor olabilir. Öncelikle neden böyle bir tercih yaptığımı açıklamakla başlamak istiyorum. Şu an savaş başlatan, savaşan devlet liderleri de aslında bir zamanlar çocuktu ve kendi dillerinde oyunlar oynuyordu. Ama muhtemelen bugün hiçbiri içlerindeki o küçük çocuğu hatırlamıyordur. Aslında burada, içimizdeki çocukla temas kurmanın ne kadar önemli olduğunu da görüyoruz. Buna yazının devamında tekrar değineceğiz.

Bu başlığı seçmemin bir diğer önemli nedeni ise sadece mecazi değil, gerçekten de sağımızın solumuzun savaş meydanına dönüşmüş olması. Adeta bu meydanın ortasında hayatlarımıza devam etmeye çalışıyoruz. Elbette bunun yarattığı psikolojik yük göz ardı edilemez. Ekonomik, siyasal ve hukuksal pek çok boyutta ele alınması gereken bir konu bu. Ben ise bu yazıda psikolojik açıdan önemli bulduğum noktalara değinmek istiyorum.

Savaş gibi her açıdan yıkıcı bir konu söz konusu olduğunda yazılacak her sözün bir yanının eksik kalacağını biliyorum. Ama şunu söylemek isterim: Yalnız değilsiniz, yalnız değiliz. Hepimiz bu sürecin içindeyiz ve zaman zaman anlam arayışı ile hayatın anlamsızlığı arasında gidip geliyoruz. Bu yazıyla birlikte derin bir nefes almanızı ve hissettiğiniz duygularda yalnız olmadığınızı yeniden fark etmenizi umuyorum.

Ne Oluyor, Ne Olacak?

Herkesin farklı yanıtlar vereceği bir soru bu. Kimi, uzmanlık alanı ya da yaptığı araştırmalar sebebiyle daha detaylı ve referanslı yanıtlar verebilirken; kimisi daha duygusal, kimisi ise daha çekimser yanıtlar verebilir. Tek bir soruya verilen yanıtlar bile bu kadar farklıyken hepimizin bu duruma benzer tepkiler vermesi mümkün mü? Pek değil.

Savaşın yaşandığı ülkelerden birinde yaşıyorsanız ya da sevdiğiniz birileri orada yaşıyorsa yaşayacağınız duygu yoğunluğu, endişe ve belirsizlik kaygısı muhtemelen daha güçlü olacaktır. Eğer doğrudan savaşın içinde olan bir ülkede yaşamıyorsanız ve sevdiğiniz biri de bu ülkelerde değilse, bu kez de gelecek korkusu, anlam arayışı ya da vicdan azabı gibi duygular size eşlik edebilir. Ve tabii ki son yıllarda bu coğrafyada adını sıkça duyduğumuz bir kavram var: travma.

Doğrudan savaşın yaşandığı bir ülkedeyseniz travma yaşayabilirsiniz. Savaşın içinde değilseniz ama gündemi takip ediyorsanız — ki çoğumuz ediyoruz — ikincil travma yaşama olasılığı artabilir. Travma, kişinin doğrudan travmatik bir olaya maruz kalması ve beynin tehdit algılayarak güvende olmadığına dair sinyaller üretmesi sonucunda ortaya çıkan psikolojik ve fizyolojik tepkileri ifade eder. İkincil travma ise kişinin travmatik olayı birebir yaşamadan; bir başkasının deneyimini dinleyerek, sosyal medya ya da haberler aracılığıyla bu olaylara tanık olarak benzer psikolojik etkiler yaşamasıdır. Yani beyin ve sinir sistemi, olayı doğrudan yaşamamış olsa bile tehlikeyi algılayabilir ve buna bağlı tepkiler verebilir.

O Zaman Savaş Haberlerine Sürekli Maruz Kalmak..?

Evet, bu durum sizi travmatize edebilir. Hissettiğiniz duygular, bedeninizin verdiği fiziksel tepkiler ve düşünce yapınız maruz kaldığınız görüntülerden etkilenir ve buna bağlı tepkiler geliştirir. Şimdi sosyal medya ya da haberlerlerde gördüğünüz son savaş görüntüsünü hatırlayın. Ayrıntılar, küçük detaylar, sesler, dumanlar, kaçan ya da yaralanan insanlar, cenazeler, çocuklar…

Savaş anına dair ne kadar çok bilgiye sahibiz değil mi? Ama korunma yöntemlerine, tedbirlere ya da savaş anında yapılması gereken davranışlara dair değil. Daha çok insanların o an yaşadıklarına ve o görüntülerin detaylarına hâkimiz. Peki bunun bize somut bir faydası var mı? Herkes bu soruya kendi uzmanlığı doğrultusunda farklı yanıtlar verebilir. Ancak ben bir psikolog olarak bunun faydalı olmadığını düşünen taraftayım.

Bu nedenle bu tür görüntülerle aramıza mesafe koymamız gerektiğini düşünüyorum. Bu, gündemi takip etmeyi bırakmak ya da duyarsızlaşmak anlamına gelmez. Dünyada yaşananları bilmek, hangi ülkelerin savaşın etkisi altında olduğunu öğrenmek elbette önemlidir. Ancak yaşananları bir film sahnesi izler gibi tüm detaylarıyla izlemek zorunda değiliz. Gündemden kopmadan, ama kendimizi koruyarak bilgiye ulaşmak mümkün. Bu görüntülere sık sık maruz kaldıkça empati geliştirmeniz çok doğaldır. Kendinizi ya da sevdiklerinizi o sahnelerin içinde hayal etmeye başlayabilirsiniz. Bu da yoğun ve yıkıcı duygulara yol açabilir. Hatta bazı insanlar, tüm bunlara rağmen hayatlarına devam etmek zorunda oldukları için suçluluk ya da utanç hissedebilirler.

Merhamet Yorgunluğu ve Duyarsızlaşma

Bu noktada iki önemli kavram karşımıza çıkar: merhamet yorgunluğu ve duyarsızlaşma.

Merhamet yorgunluğu, yoğun empati sonucunda ortaya çıkan duygusal yorgunluk ve tükenmişliği ifade eder. Savaş yaşayan insanlara yardım edemediğinizi düşündüğünüzde kendinize karşı daha acımasız olabilir ve kendinize göstermeniz gereken şefkati esirgeyebilirsiniz. Zamanla bu duygu insanı tüketebilir. Oysa gerçek şu ki, gücümüz de yapabileceklerimiz de sınırlıdır ve dünyanın tüm sorumluluğu tek başımıza bize ait değildir.

Duyarsızlaşma ise hiçbir şeye şaşırmıyor gibi hissetmekle kendini gösterebilir. Kişi artık etkilenmediğini, şaşırmadığını düşünebilir. Ancak bu çoğu zaman bir savunma mekanizmasıdır. Çok yoğun ve yıkıcı uyaranlara maruz kaldığımızda sinir sistemimiz bizi korumaya çalışır. Bu duygular yoğunlaştığında bir ruh sağlığı uzmanından destek almak faydalı olabilir.

Günün Sonunda Hatırlamanın Faydalı Olabileceği Bazı Noktalar

  1. Kontrolümüzde olan ve olmayan durumları ayırt edebilmek.

  2. Gündemden kopmadan bilgi sahibi olmak, ancak yıkıcı görüntülere sürekli maruz kalmanın üzerimizdeki etkisini fark etmek.

  3. Polyannacılık ile farkındalıklı kabulü karıştırmamak. Polyannacılık gerçeklikten kopmayı içerir ve işlevsiz bir başa çıkma yöntemi olabilir. Bunun yerine yaşananların farkında olmak, duygularımızı tanımak ve işlevsel başa çıkma yolları aramak daha sağlıklıdır.

  4. Hayatımızdaki dengeyi hatırlamak ve korumaya çalışmak.

  5. Gerek travmatik deneyimler gerekse ikincil travma durumlarında psikolojik destek alma seçeneğini göz önünde bulundurmak.

Bir Zamanlar Her Yetişkin Bir Küçük Çocuktu

Savaşan ülkeleri yöneten liderlerin çocukluklarına dair varsayımlar yapmak istemem. Bizim mesleğimiz kahinlik üzerine kurulmaz. Ama bu yazının sonunda sizden kendi içinizdeki küçük çocuğu hatırlamanızı isteyeceğim. Bir çocukluk fotoğrafınızı elinize alın. Fotoğrafa dikkatlice bakın. Sanki onu ilk defa görüyormuşsunuz gibi inceleyin. Giydiğiniz kıyafetlere, yüzünüzdeki ifadeye, bulunduğunuz ortama…

Belki fotoğraftaki çocuk çok güzel bir çocukluk geçirdi. Belki çok hüzünlüydü. Belki çok sevildi, belki ihmal edildi. Ama bugün o çocuk büyüdü ve bir yetişkin oldu. Belki o çocuk bir zamanlar bir kurtarıcı bekledi. Ama artık yetişkin hali o çocuğun elinden tutabilir. Yaşanan acıları görmezden gelerek değil; doğru bir uzman eşliğinde onlarla yüzleşerek. Çocukluk travmalarının arkasına saklanarak değil; onları yeniden değerlendirerek ve hayatın içinde ilerlemeyi seçerek.

Çocuk aslında bir yere gitmez. İçimizde yaşamaya devam eder. Görülmeye ve duyulmaya ihtiyaç duyar. Belki çok görünürdü, belki çok yok sayıldı. Ama bugün siz onu görünür kılabilir, sesini duyabilirsiniz. Bunun için bir uzmanla çalışabilir, kendiniz için alan açabilirsiniz. İlk adım olarak oyun oynamayı deneyebilirsiniz. Oyun yalnızca çocuklar için değildir. Yetişkinler için de bu yıkıcı dünyanın içinde güvenli ve eğlenceli bir sığınak olabilir. Boyama yapmak, yürüyüşe çıkmak, dans etmek gibi küçük ama etkili yollarla da kendinize ve içinizdeki çocuğa bir nefes alanı açabilirsiniz. Deneyin lütfen. Çok düşük maliyetli ama bir o kadar etkili.

Ve unutmayın: Dünya zaman zaman çatışmaların ve belirsizliklerin sahnesi olabilir. Ama insan zihni yalnızca tehditlere değil; dayanışmaya, umuda ve iyileşmeye de yatkındır.

Kapanışı Tarkan’ın çok sevdiğim bir şarkı sözüyle yapmak istiyorum: “Asla bitmez hayatta güneşli yarınlar, Her yürekte yaşayan bir çocuk varsa umut var.”

Ranya Kimyongür
Ranya Kimyongür
Psikolog, aile danışmanı ve oyun terapisti olan Ranya Kimyongür, çocukluk dönemi, travma, psikolojik iyi oluş, çift ve aile ilişkileri üzerine çalışmaktadır. Mültecilerle edindiği saha deneyimi ve Arapça ana dil yeterliliği, farklı kültürlerle derinlemesine iletişim kurmasına ve kültürel duyarlılık geliştirmesine olanak sağlamıştır. Afet sonrasında gençlerle psikososyal destek grupları yürütmüş; görev aldığı kurumların sosyal medya hesaplarında gerçekleştirdiği canlı yayınlarla toplumsal farkındalık yaratmıştır. Psychology Times Türkiye’deki yazılarında, bilimsel bilgiyi herkesin anlayabileceği sade ve erişilebilir bir dille aktarmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar