Pazar, Nisan 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Neden Tanıdık Olana Aşık Oluruz?

Birçok insan bir ilişkiye sessiz bir umutla girer. Bu kez farklı olacak. Farklı bir partner, farklı bir hikâye, belki de farklı bir son. Ancak çoğu zaman rahatsız edici olan şey ilişkinin yeni yönleri değil, garip biçimde tanıdık gelen taraflarıdır.

Tartışmalar değişebilir, yüzler değişebilir ama duygusal deneyim çoğu zaman aynı kalır. Terk edilme, görünmeme, yetersizlik ya da duygusal yalnızlık hissi şaşırtıcı bir tutarlılıkla yeniden ortaya çıkar. Bu bir tesadüf değildir ve kötü seçimler yaptığımız anlamına da gelmez. Aksine, kökleri oldukça derinlere uzanan bir psikolojik süreci işaret eder.

Sigmund Freud bu eğilimi tekrarlama zorlanımı olarak tanımlar. İnsan zihninin, acı verici olsa bile, erken dönem duygusal deneyimleri bilinçdışı biçimde yeniden üretme eğilimi. Freud’a göre zihin, haz vereni değil, bildiğini seçer. Tanıdık bir yara, bilinmeyen bir ihtimalden daha güvenli hissedilir.

İmago İlişki Terapisi bu kavrayışı alır ve daha umutlu bir yerden yeniden yorumlar. Tekrarı trajik bir kader olarak değil, gelişimsel bir davet olarak görür.

Duygusal Manzaraların Yeniden İnşası

Biz yalnızca partner seçmeyiz. Çocuklukta şekillenmiş duygusal manzaraları yeniden canlandıran ilişkiler seçeriz. Partnerlerimiz bakım verenlerimizin birebir kopyaları değildir. Ancak sıklıkla benzer bir duygusal iklimi harekete geçirirler. Bu tanıdıklık, nedenini anlamadan çok önce hissedilir. Bizi çeken şey yalnızca karşımızdaki kişi değil, çözülmemiş bir duygusal deneyimle yeniden karşılaşma ihtimalidir.

İşte tam bu noktada growth edge kavramı devreye girer. Growth edge, ilişkide eski duygusal öğrenmelerin aktive olduğu yerdir. En reaktif olduğumuz, en çok savunmaya geçtiğimiz, geri çekilmek ya da saldırmak istediğimiz anlar. İmago perspektifinde bu nokta ilişkideki bir sorun değil, gelişimin başlayabileceği eştir.

Tekrardan Dönüşüme Geçiş

Freud, çözümlenmemiş çocukluk çatışmalarının hatırlanarak değil, davranışla tekrarlandığını söyler. İmago buna önemli bir şey ekler. Bu tekrarlar aynı şekilde bitmek zorunda değildir. Yakın ilişkilerde tekrarlama zorlanımı bizi tanıdık bir duygusal deneyime geri götürür. Growth edge ise yeni bir ihtimali gündeme getirir. Bu kez otomatik tepki vermek yerine durabilmek, fark edebilmek ve farklı bir karşılık verebilmek.

Aşkın neden bu kadar yoğun, kafa karıştırıcı ya da sarsıcı hissedebildiğini de bu açıklar. Romantik çekim çoğu zaman yalnızca rahatlıkla ilgili değildir. Tanınma ile ilgilidir. Zihin tanıdık bir duygusal örüntüyü fark eder ve bunu kimya, bağ ya da kader olarak yorumlar. Biz her zaman sağlıklı olana çekilmeyiz. Tanıdık olana çekiliriz.

Ancak tanıdık olan, ilişkinin mahkûm olduğu anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman bu tanıdıklık ilişkide iyileşme potansiyeli olduğuna işaret eder. Elbette bu, bilinç ve emek gerektirir. İmago diyaloğu tam da bu noktada bir durak yaratır. Etkileşimi yavaşlatarak ve duygusal güvenliği merkeze alarak, partnerlerin yüzeyin altında neyin harekete geçtiğini fark etmesine alan açar. İlişki, çocukluk dinamiklerinin bilinçsizce tekrarlandığı bir sahne olmaktan çıkıp, bu dinamiklerin görülebileceği ve üzerinde çalışılabileceği bir alana dönüşür.

Farkındalık ve İyileşme Süreci

Bu alanda acı bir anda kaybolmaz. Ancak daha az korkutucu hale gelir. Duygusal örüntüler adlandırıldıkça ve anlaşıldıkça güçlerini kaybetmeye başlar. Daha önce taşkın gibi hissedilen şeyler, üzerinde çalışılabilir hale gelir. İlişkilerinde çocukluk tekrarlarını fark eden çiftler başarısız değildir. Aksine, çoğu zaman önemli bir eşiğin üzerindedirler. Sabır, niyet ve karşılıklı çaba ile aynı kişiyle farklı bir deneyim inşa etmek mümkündür.

Bu süreçte kişisel gelişim belirleyici bir rol oynar. Değişim, kişinin kendi tetikleyicilerine utançla değil merakla bakabilmesiyle başlar. Suçlu aramak yerine bu an bana neyi hatırlatıyor sorusu sorulduğunda ilişkide yumuşama başlar.

Konuşmadan önce duyguyu regüle edebilmek, geri çekilmek yerine temas halinde kalabilmek, ihtiyaçları suçlama olmadan ifade edebilmek doğuştan gelen beceriler değildir. Bunlar zamanla öğrenilen ve geliştirilen kapasitelerdir. Psikoterapi bu noktada güçlü bir destek sunabilir. Erken dönem duygusal deneyimleri anlamak, bugünkü tepkilerin kökenini fark etmek ve kişinin kendi iç dünyasıyla daha şefkatli bir ilişki kurmasını sağlar. Öz farkındalık arttıkça tekrarlama zorlanımının etkisi giderek azalır.

Her iki partner de kendi içsel çalışmasının sorumluluğunu aldığında, ilişki de dönüşmeye başlar. Bir zamanlar kaçınılmaz gibi görünen döngüler, ortak bir gelişim sürecine dönüşür. İlişkilerde iyileşme doğru kişiyi bulmakla ilgili değildir. Aynı duygusal zemine bu kez farkındalık, duygusal olgunluk ve niyetle yaklaşabilmekle ilgilidir.

Sonuç Olarak Yeni Bir Başlangıç

Belki de soru neden hep aynı ilişkiyi seçtiğimiz değildir. Asıl soru, tanıdık hikâyenin başladığı yerde büyümeyi göze alıp bu kez farklı bir sonun mümkün olmasına izin verip vermediğimizdir. Tanıdık olan sağlıklı ya da sağlıksız demek değildir. Sadece bir şeyin iyileşmek istediğine işaret eder. Hem ilişkinin içinde hem de kişinin kendi içinde. Ve bu çalışma yapıldığında tanıdık olan artık bizi geçmişe hapsetmez. Aksine, bağ kurmaya, dayanıklılığa ve daha umutlu, daha bilinçli bir sevme biçimine giden bir yol haline gelebilir.

Pınar Şengül
Pınar Şengül
Uzman Nöropsikolog Pınar Şengül, insan ilişkilerinin ve zihinsel süreçlerin nörobilimsel temellerine yönelik disiplinlerarası bir bakış açısına sahiptir. Londra Üniversitesi’nde tamamladığı nöropsikoloji yüksek lisans eğitimiyle birlikte, bağlanma biçimleri, eşleşme stratejileri ve ilişkilerin evrimsel gelişimi üzerine uzmanlaşmıştır. Nörobiyoloji ile psikolojinin kesiştiği bu alanda, bireylerin romantik ve sosyal ilişkilerini şekillendiren temel mekanizmaları araştırmaktadır. Akademik ilgisi, yalnızca ilişki dinamikleriyle sınırlı kalmayıp, nörodejeneratif hastalıklara da uzanır. Alzheimer ve Multipl Skleroz gibi hastalıklarda erken tanıya yönelik biyobelirteçlerin izini süren araştırmaları, tanı ve müdahale süreçlerine ışık tutmayı amaçlamaktadır. Bilimsel üretimlerini toplumla paylaşmayı da sorumluluğunun bir parçası olarak gören Şengül, nörolojik hastalıklarla ilgili güncel gelişmeleri farklı platformlarda açık ve güvenilir bir dille aktarmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli bilimsel dergi ve yayın organlarında yer bulan çalışmaları arasında, özellikle vegan beslenmenin bilişsel işlevler üzerindeki etkilerine dair bulguları dikkat çekmektedir. Toplumda sıkça dile getirilen “bitkisel beslenmenin hafızaya zarar verebileceği” yönündeki yaygın kanının aksine, bu beslenme biçiminin bellek üzerinde koruyucu etkiler yaratabileceğini bilimsel verilerle ortaya koymuştur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar