Bizi Durmadan Yıpratan, Kendimizi Değersiz Hissettiren Birine Neden Hala Çekim Hissederiz?
Romantik ilişkilerde ya da henüz toplumun belirlediği “ilişki” kalıplarına tam olarak oturmayan beraberliklerde, sürekli mantığı dinlemek; duyguları görmezden gelmeye, hatta bastırmaya yol açabilir. Öte yandan yalnızca duygularla ve sezgilerle hareket etmek de her zaman sağlıklı sonuçlar doğurmaz. Çünkü duygu, tek başına pusula olduğunda yön şaşabilir; mantık tek başına kaldığında ise ilişki canlılığını yitirir. İşte tam da bu noktada “denge” kavramı devreye girer. Dengeli bir ilişkide kişi, hissettiklerini inkâr etmeden ama onları mutlak gerçekmiş gibi de kabul etmeden durabilir. Hem kalbini dinleyebilir hem de kendini koruyabilir. Ne her şeyden vazgeçecek kadar susar, ne de her hissettiğini sorgusuzca eyleme döker. Bu denge bir türlü kurulamıyorsa, ilişkide zamanla kafa karışıklığı artabilir. Ve bir noktada şu soru içten içe kulaklarda çınlamaya başlar: “Ben gerçekten âşık mıyım, yoksa yaşadığım şey bağlanma, alışkanlık ya da kaybetme korkusu mu?”
Yaşanılan Acı mı? Yoksa Sadece Bir Tanıdık mı?
Zihne tanıdık gelen yerler vardır, kişiler, eşyalar, kokular, renkler belki… Bunlar tanıdıktır, alışılmıştır, rahat ve güvende hissettirebilir kişiye ancak bu demek değildir ki birey için her zaman güvenlidir. Alışkanlık bir kişiye yöneldiğinde; onu görmeye, duymaya, onunla çatışmaya, hatta incinmeye bile alışılır. Ve bu tanıdık acı, zamanla sanki doğuştan gelen, kalıcı bir özelliğimizmiş gibi içselleştirilir. Erken çocukluk döneminde sevgi, geri çekilerek, eleştirerek ya da koşullu bir biçimde sunulduysa; duygusal hafıza bunu bağlanmanın dili olarak öğrenir. Bu yüzden yetişkinlikte benzer duyguyu yaşatan kişiler daha çekici gelir. Acı veren kişi, “çocukluğundaki ev” gibidir çünkü sinir sistemi orada nasıl hayatta kalacağını iyi bilir. Bunun yanında bazı insanlar için mesele yalnızca tanıdık olma değil, elde etme dürtüsüdür. Zamanında idealize edilmiş partner ya da olası bir kişi, ulaşılması zor olanı kazanmayı, sevilmeyeni sevdirmeyi, geri çekileni yakınlaştırmayı hatırlatabilir kişiye. Bu mücadeleler, kişiye geçici bir güç ve değer hissi verebilir. Oysa burada ilişki çoğu zaman iki kişinin karşılaşmasından çok, kişinin kendi değeriyle verdiği bir yarışa dönüşür. Ve acı veren kişiye tutunmak, sevilmekten çok “başarmak” ile ilgili hale gelir.
Umut
Kişi bu tür ilişkilere çekildiğinde, çoğu zaman içinde filizlenen gizli bir umut vardır. “Bu sefer eskisi gibi olmayacak.” “Bu kez anlaşılan ben olacağım.” “Yeterince seversem değişecek.” Ancak buradaki çaba çoğu zaman sevdiğimiz kişiye değil; onunla birlikte kendimizin de iyileşeceğine, yaralarımızın kapanacağına dair kurulan hayale yöneliktir. O kişi, geçmişte eksik kalan sevgiyi tamamlama ihtimalini temsil eder. Ve biz, bugünkü ilişkide aslında geçmişte alamadığımızı almaya çalışırız. Umut bu yüzden güçlüdür; çünkü sadece karşıdakine değil, kendi hikâyemize de ikinci bir şans vermek ister. Ama bazen bu umut dediğimiz şey, gerçeği görmemizi zorlaştırır.
Zahmetsiz Sevgi Gerçek Değil Midir?
Sağlıksız olarak nitelendirilen bağlanma çeşitlerinde, sevgi sürekli bir kanıt istemektedir. Bunun olmadığı durumlarda hissedilen en yoğun ve kişiye en gerçek gelen his, o kişi için yeterli bir gösterge olabilir. Yani kanıtlanması gereken bir şeyden ziyade yürekten hissedilen şeydir çoğu zaman sevgi. Ve bu sevgi; zahmetsiz, çabasız, hırsları olmadan, bir şeyleri kaybetmeden gelirse eğer gerçek olmadığı düşünülür çoğu zaman. Ne kadar ulaşılmaz ve zor ise yaşanacak olan, o kadar çekici ve tutunulası gelir sağlıklı bağlanmamış bireyler için.
Kaygı ve Bağlanma Şekilleri
Kaygılı Bağlanma, bireyin yakın ilişkilerde terk edilme ve reddedilme olasılığına karşı yoğun bir hassasiyet geliştirmesiyle karakterizedir. Bu bağlanma stiline sahip kişiler, yüksek düzeyde yakınlık ve onay ihtiyacı hissederken, partnerlerinin duygusal erişilebilirliğine dair sürekli bir güven arayışı içinde olabilirler. (Mikulincer & Shaver, 2007). Bu bağlanma tipini gösteren bireyler için terk edilme ihtimali, bu bağdan bile güçlü olabilir. Bu kişiler, görülmedikleri ilişkilerde daha fazla bağlanır; duygusal olarak uzak olan kişiye daha güçlü bir tutunma geliştirir. Kırılmaktan çok, kıran kişiyi kaybetmekten korktukları için, yaşadıkları acıya rağmen bağın kopmaması adına ilişkide kalmaya devam edebilirler. Yoğun duygular hissetmek her zaman sevildiğimizi göstermez; bazen sadece alıştığımız duygusal iklimin bir bitki örtüsü oluruz. Belirsizlik, stres ve kaygı zamanla aşk gibi algılanabilir çünkü beden, tanıdığı hâli güvenli zanneder. Bu yüzden insan çoğu zaman sakinliği değil, sinir sisteminin bildiği o kaos seçer. Bazılarımız için huzur yabancıdır; karmaşa ise yıllardır tanıdık gelen bir sıcacık bir ev gibidir.


