Hakkında birçok düşünce ortaya atılan, birçok yazı ve kitap yazılan, birçok zihnin saatlerce, gece ve gündüzlerce kendini yorduğu bir konu: mutlu olabilme yetisi. Arayıp arayıp bulamadığımız, bulup hemen kaybettiğimiz, kaybettiğimizi ya da bulduğumuzu bile bilmediğimiz bir kavram.
Bir çocuk kitabı geliyor aklıma, adını hatırlamıyorum şimdi; bir kuş var, mutluluğu arayan. Diyar diyar geziyor, göle bakıyor, gökyüzüne bakıyor, ormana iniyor, karşılaştığı herkese soruyor: “Mutluluk burada mı?”. Böyledir biraz da bizim yolumuz da. Kuş sadece mutluluğu arıyor, onun neye benzediğini bilmiyor. Bilmediği ve onun için olmayan bir şeyi arıyor. O sırada neleri kaçırıyor, gelin bakalım: Yüzüne rüzgar vura vura uçarken yaşadığı özgürlük hissini, teninde hissettiği güneşi, bu amaç uğrunda farklı yerlere giderken keşfettiği yeni yerlerde, keşfettiği yeni insanlarla yaşadığı yeni duyguları… Sizce bunların içinde hiç kırıntısı da yok mu mutluluğun?
Sonuç Odaklı Arayışın Yorgunluğu
Böyledir biraz da bizim yolumuz da. “Ne zaman mutlu olacağım ben?” diye diye yaşarız tüm mutlu anları aslında. O anı kaçırdığımızı anlamayız ama… yoruluruz da sürekli aramaktan. Kızarız tüm dünya düzenine: bunun için mi geldim ben dünyaya diye.
Sürekli arayışta olmak değildir bizi yoran; bir şey bulacağını düşünmektir. Mutluluğun elle tutulur bir formda önümüze geleceğini sanmak yorar bizi. Yani sonuç odaklanmak yorar aslında. Mutluluğu bir sonuç gibi görürüz. Oysa sürekli yolda olmak yaklaştırır bizi mutluluğa. Hikâyedeki kuş da öğrenir bunu sonunda: Mutluluk yolundaki keşif gezisinin nasıl keyif verdiğini, nasıl iyi hissettirdiğini fark eder.
Anın Zenginliğini Kaçırmamak
Hayatımızda çoğu zaman bir sonraki adıma dikeriz gözümüzü: “Bu işi bitirince mutlu olacağım,” “Evi alınca huzur bulacağım,” “İlişkimiz mükemmel olunca her şey yoluna girecek.” Oysa bu hedeflere ulaştığımızda, kısa süreli bir tatmin yaşar ve ardından yeni bir boşlukla karşı karşıya kalırız.
Bu sürekli arayış, bizi yorgun düşürür ve aslında içinde bulunduğumuz anın güzelliklerini görmemizi engeller. Hayatımızı, ulaşmaya çalıştığımız bir sonraki durak için bir bekleme salonuna dönüştürürüz. Bu da bizi, “Bunun için mi geldim dünyaya?” sorusuna götürür. Oysa bu yolculukta karşılaştığımız her deneyim, hissettiğimiz her duygu, birer mutluluk kırıntısı taşıyor.
Mutluluk Yolculuğunda Farkındalık
Yani mutluluk farklı bir adreste değil, aksine bizimle aynı doğrultuda ilerliyor. Her zaman yolda mı, değil tabii. Wilhelm Schmid’in çok sevdiğim bir cümlesi ile anlatmak gerekirse: “Ne kadar çok insan sırf mutlu olmaları gerektiğine inandıkları için mutsuz oluyordur acaba?”
Hayatın sadece parlak anlardan ibaret olmadığını, iniş ve çıkışlarıyla bir bütün olduğunu kendimize hatırlatmamız gerekir. Bu bütünlüğü ele aldığımızda daha aydınlık bir yoldan bakarız yaşamaya. Düşünsenize, “hiç mutlu olamıyorum” gibi ifadelerin hayatın bu bütün tavrı karşısında aslında ne kadar küçük bir alanı kapsadığını.
Bizler bu bütünlüğü kucakladığımızda, mutluluğun sadece bir sonuç değil, yaşamın her anındaki o anlık hisler ve farkındalıklarla dolu olduğunu fark ederiz.
Mutluluk Bir Varış Noktası Değildir
Mutluluk, bir varış noktası değildir; o, yolda olmakla ilgilidir. Rüzgarın yüzünüzde bıraktığı his, bir yudum suyun ferahlığı, karşılaştığınız bir insanın gülümsemesi… Bunlar, sadece sonuç odaklı düşünmekten vazgeçtiğimizde fark edebileceğimiz detaylardır.
Hayatımızı sürekli “daha iyi” bir geleceğe odaklayarak, içinde bulunduğumuz anın zenginliğini kaçırıyoruz. Oysa asıl mutluluk, o anı tüm şekliyle hissetmekte gizli. Bu nedenle, belki de yapmamız gereken, mutluluğun neye benzediğini bilmeden onu aramak değil, içinde bulunduğumuz anı olduğu gibi kabul etmek ve bu yolculukta karşılaştığımız her şeyin tadını çıkarmaktır.
Sonuç: Tüm Duyguları Kucaklamak
Belki de mutluluğu arayan kuşun hikayesinin ve hayatın kendisindeki bu koşturmanın bize öğretmeye çalıştığı en büyük ders, mutluluğun ulaşılması gereken bir hedef değil, anın kendisinde gizli olan bir his olduğudur. Ve o hissi yakalamak için illa sürekli mutlu olmak zorunda değiliz.
Mutluluğu keşfedebilmek öncelikle mutsuzluğu kabul etmekten geçiyor. Mutsuzluk, hayal kırıklığı veya öfke gibi duygular yaşamımızın bir parçası… İnsan olmak, tüm duygularıyla bir bütündür; neşe, keder, öfke, huzur… Hepsi yaşamın bir parçasıdır ve hepsinin bize öğreteceği bir şey vardır.
Gerçek mutluluk, tüm bu iniş ve çıkışları kabul edebilme yetisidir. Sadece güneşi değil, yağmuru da görebilmek ve her şeye rağmen yolculuğa devam edebilmektir. Yağmur yağsa da güneş açsa da o günü ve o günün içindeki farklı anları yaşamaya devam ederiz. Mutluluk, belki de sadece “iyi” hissetmek değildir. O, hem aydınlık hem de karanlık anları kucaklayabilme cesaretidir. Ve bu cesaretle, mutluluğun sadece bir sonuç olmadığını, aksine her an bizimle aynı doğrultuda ilerleyen, yaşamın ta kendisi olduğunu fark ederiz.


