Bu bir peri masalı değil. Burada periler yok, kurtarıcı bir şövalye hiç yok, hatta bir prenses bile yok. Sadece bir kız var. Bu kız, kendine inanmayı öğrenmek gibi zorlu bir görevin tam ortasında. Tıpkı hepimizin bir zamanlar olduğu gibi.
Hepimiz kendi hayatımızın başrolüyüz. Hiçbirimiz bir peri masalında yaşamıyoruz; gerçek hayat zorlu ve karmaşık. Bu nedenle gerçek kimliğimizi keşfederken kendimize inanmalıyız.
Ailemizin, toplumumuzun ve çevrenin bize dayattığı bir kimlik algısı var. Ancak bu dayatmalardan sıyrılarak kendi gerçek benliğimizi bulmaya çalışmalıyız. Peki gerçek kimliğimizi nasıl bulabiliriz? İlk olarak işe kendimizi sorgulayarak başlamalıyız. Kendimize “Gerçekten ben kimim? Gerçekten ne istiyorum? Beni ne mutlu eder? Hangi değerler hayatta benim için önemli?” sorularını cevaplamak bizi iç dünyamızda bir yolculuğa çıkartacaktır.
İçsel Yolculuk ve Kendine İnanç
Bu yolculuk yalnız ama bir o kadar da anlamlı. Bu süreçte kendimizle birçok kez yüzleşiyor olacağız ama önemli olan iç dünyamızı keşfetmek için hiç durmadan çabalamak. Ne olursa olsun her koşulda kendimize inanmalıyız.
Bu yolda bazı insanlarla karşılaşacağız. Onlar, bizim tökezlememiz, düşmemiz, başarısızlığımızı seyretmek için sabırsızlanacaklar. Ve ne yazık ki, düşeceğiz. Hem de pek çok kez. Yaşadığımız başarısızlıklara takılıp kalmak yerine, bu deneyimleri kendimizi geliştirmek ve yeniden inşa etmek için bir fırsat olarak görmeliyiz.
Zorlukların karşısında yılmadan, adım adım ilerleyerek kendi yolumuzu oluşturmalıyız. Bu yolda yürürken bazen bizi en çok zorlayan en yakınlarımız – ailemiz – olabilir. Prenses ailesiyle yaşadığı hayatın kendisinin kaderi olduğunu düşünür. Ne yaparsa yapsın, belki de onlarda prensesi sevme yetisi yoktu.
Prenses bu sevgisizliğe teslim olur ve kulesinden çıkmayı aklından bile geçirmez. Kendini en tepedeki odaya kilitler ve bir şövalyenin gelip onu kurtarmasını bekler. Çünkü hiç farkında değildir aslında kendi şövalyesi olup, kendini kurtarabileceğinin.
Hayatımızın en büyük devrimi, belki de o kapıyı kendi ellerimizle açtığımızda başlatırız. Kimi zaman yalnızca kurtulmakla yetinmez, kendimizi hapsettiğimiz o kuleyi – yani evi – tamamen yakmamız bile gerekebilir. Başımızı soktuğumuz ama aynı zamanda cehennemimiz olan o evin alev alev yanışını izlemek içimizde buruk bir sevinç yaratır.
Prenses yüzünde koca bir tebessümle, tamir edemeyeceği şeylerle arasındaki köprüleri yaktı. Çünkü o köprüler, onu geçmişe bağlıyordu. Artık ileriye bakma vaktiydi. Kendi devriminin ilk adımlarını atıyordu. Artık bir kurtarıcı beklemiyordu, kendi kurtarıcısı oluyordu. Çünkü o alevler yalnızca duvarları değil, bizi zincirleyen görünmez bağları da yakıyordu.
Belki bedenimizde yara izleri bırakmadılar; ama ruhumuzun her yerinde böğürtlen rengi kocaman çürükler açtılar. Aile, çevre, romantik ilişkiler… Hepsi bir şekilde bizi incitti. Fakat o çürükler, en büyük silahımız olacak. Çünkü onlar, bu savaştan sağ çıktığımızın kanıtı.
Bu savaşta bazı kişileri kaybedeceğiz. Hatta kendimizden emin olmak için ikinci defa kaybetmemiz gerekebilir. Bu, kendi öz-değerimizi ve kendimizi sevme konusunda atacağımız en büyük adımdır. Onları bırakmak, bizim kendi benliğimize verdiğimiz ilk hediyedir. Her kayıp, bizi kendimize biraz daha yaklaştırır. Her veda, bize yeni bir başlangıcın kapısını aralar.
Kendine Şefkat ve Öz-Değer
Kendimizle olan ilişkimiz her zaman en önemli ilişkimiz olmalı çünkü yaşamımız boyunca kurduğumuz en temel ve kalıcı ilişki kendimizle olan ilişkimizdir. Bu nedenle kendimize şefkat göstermemiz ve öz-değer sahibi olmamız psikolojik ve duygusal sağlığımızın temelini oluşturmaktadır.
Kendimize şefkat, yaşadığımız zorluklar ve başarısızlıklar karşısında kendimize karşı nazik ve kibar olmayı içerir. Öz-değer ise ne olursan olsun kendimizi değerli ve sevilmeye layık olduğumuza inanmaktır. Bu bakış açıları bizim yaşam kalitemizi yükseltir.
Unutma hepimiz, yıldızlardan gönderilmiş bir ışığız. Hiç kimseye, o ışığı bizden alıp götürecek kadar güç vermemeliyiz. Bu bizim enerjimizi, zamanımızı ve duygusal sağlığımızı koruyacaktır. Bizi aşağı çeken her şeye, herkese sırtımızı dönüp, kendi yolumuzda yürümeliyiz.
Bu yolculuk basit olmayabilir. Yol, bazen dikenli, bazen karanlık olabilir. Ama sonunda vardığımız yer, bizim kendi cennetimiz olacak. Kendi değerimizi, kendi gücümüzü ve kendi eşsizliğimizi keşfettiğimiz bir yer.
Gerçek Güç: Kendi Yolunu Yürümek
Unutma, burada kurtarıcı yok, şövalye yok. Kurtarıcı da, şövalye de sensin. Prenses sensin. Ve bu, senin devrimin. Cesaretin ve kendine inanmakla yazacağın bir destan.
Kimse seni kurtarmak zorunda değil. Sen zaten kendini kurtaracak güce sahipsin. O gücü kullanmaya, kendini sevmeye, o devrimi başlatmaya hazır mısın? Unutma gerçek güç, bütün bu engellerin ötesinde kendi yolunu yürüyebilmektir.
Mutlu son, ileride…
KAYNAKÇA
Bu Defa Prenses Kendini Kurtarıyor- Amanda Lovelace


