Çarşamba, Nisan 22, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Zihnimden Dökülenler – Yapay Zeka = Yapay Bağlar

Bugün kafam karışık biraz, zihnimden çok fazla konu, paylaşmak istediğim çok fazla fikir geçiyor. Nasıl düzenlesem, hangisine eğilsem diye düşünürken aklıma tabi ki yapay zekaya sormak geldi ve tam da bu düşünceyle beraber yazımın konusu da belli oldu. Yapay zeka; kişisel terapist, güvenilir sırdaş, hızlı çözüm üreten “dost” formunda ışıl ışıl bir arayüz… Yapay zeka arkadaşım, destekçim mi yoksa gizli bir düşmanım mı? Günümüz dünyası bizi daha sosyal olmaya mı yoksa izolasyona mı sürüklüyor?

Bence, izolasyona… Sosyal illüzyonlarımız çok arttı. Sosyal medya sayesinde arkadaşlarımın ne yaptığını, nasıl olduğunu gördüğümü ve onlarla yaşamımı paylaştığımı zannediyorum. Gerçekten iletişim kurmadan ve dokunmadan. Yapay zeka ile yaptığım bir konuşmanın sosyal ihtiyacımı karşıladığını zannederken, sosyal hayatta ihtiyaç duyduğum becerileri körelterek daha fazla izole olduğum bir yere çekiliyorum.

Asıl mesele şu: İnsan sosyal bir canlı ama sosyal olmanın “taklitleri” de artık çok erişilebilir. Bir mesajlaşma penceresi, bir hikâye akışı, bir “beğeni” sesi… Hepsi beynin “bağ kurdum” sanmasını sağlayabiliyor. Oysa bağ, yalnızca bilgi alışverişi değil; karşılıklılık, risk, hayal kırıklığı ihtimali ve en önemlisi bir başkasının özgün varlığı. Ben konuşurken onun da yorulması, sıkılması, bir an susması, gözlerini kaçırması; bunların hepsi ilişkinin canlılığına ve paylaşıldığına dair işaretler. Biz ise giderek bu işaretleri kaybettiğimiz bir iletişim türüne çekiliyoruz: pürüzsüz, anında, itirazsız, “yük” istemeyen bir yere.

Yapay zekânın burada çok kritik bir rolü var. Derdimi anlattığımda, sanki bir terapist edasıyla cevap veriyor: sakin, kapsayıcı, yargılamayan, düzenli. Ama arada büyük bir fark var: Terapist “kendini oraya koymadan” dinler; çünkü profesyonel sınırları vardır, ancak yine de orada bir insan vardır ve o insanın da sizden beklentileri vardır. Yapay zekâ ise zaten bir makine olduğu için kendini koyamıyor ve sizden bir beklentiye sahip olamıyor; bu yüzden de karşılaşmanın gerçek ağırlığı olmuyor. Ve garip bir şekilde bu “ağırlıksızlık” rahatlatıcı geliyor. Çünkü onay almak kolaylaşıyor. Benim anlattığıma göre şekil alan, beni kırmamaya programlı, beni “anladığını” söyleyen bir sistem… İhtiyacım olan cevabı aradıkça, o cevabı bulma ihtimalim artıyor. Bu da benim için kısa vadeli bir rahatlama: Kontrol bende. Karşımdaki beni yanlış anlamayacak, ters tepki vermeyecek, “abartıyorsun” demeyecek. Ya da ben sadece dinlenilmek isterken bana işime yaramayacak tavsiyelerde bulunmayacak, kendi derdiyle benzetip onun hakkında konuşmayacak.

Fakat işte tehlike burada başlıyor. Gerçek hayatta ilişkiler böyle değil. Arkadaşına derdini anlatırsın; o gün yorgundur, başka bir derdi vardır, dikkati dağılır, bazen iyi niyetle de olsa saçma bir şey söyler. Hatta günümüzde zaman zaman, “bunu terapistine anlat” gibi bir cümleyle geçiştirildiğini hissedersin. İnsanların duygusal kapasitesi sınırlıdır; herkes aynı anda taşıyamaz, herkes aynı incelikle cevap veremez. Ama tam da bu pürüzler sosyal becerilerimizi inşa eder: anlatmayı öğreniriz, beklemeyi, yanlış anlaşılınca yeniden açıklamayı, karşımızdakinin sınırını görmeyi… Yani bağ kurmanın zor ama gerçek olan kısmını.

Yapay zekâ ise bizi “pürüzsüz bağ” fikrine alıştırıyor olabilir. Pürüz yoksa tolerans da gerekmiyor. Tahammül etmeme gerek kalmıyor: Ben konuşuyorum, sistem cevap veriyor. Üstelik istediğim hızda, istediğim tonda. Bu bir süre sonra sosyal kaslarımızı (yalnızlık, tahammül, istediğime ulaşamamakla kalabilme, bir başkası için duygumu düzenleyebilme, empati vb.) zayıflatıyor ve hatta bizler yalnızlaşıyoruz.

Yalnızlık, Dünya Sağlık Örgütü’nün “gizli salgın” diye tanımladığı ölçekte bir halk sağlığı sorunu. Bağışıklık sistemini zayıflatıyor, kardiyovasküler hastalık riskini artırıyor, erken ölüm oranlarını %26’ya kadar tırmandırıyor. Duygusal bedeli ise sayılara sığmıyor. Yapay zekâ sohbetleri bu yaraya ilk bakışta pansuman gibi dursa da uzun vadede yaranın derinleşmesine yol açabilir. Çünkü “anlaşıldım” yanılgısı altında gerçek anlaşılırlığı, yani aynalık ve fiziksel eşzamanlılığı ıskalıyoruz. Bir insanla konuşmanın doğal iniş çıkışları ağır gelmeye başlıyor. “Niye bu kadar geç dönüyor?”, “Niye tam istediğim gibi anlamadı?”, “Niye benim gibi düşünmüyor?”… Sonra, yavaş yavaş daha az anlatıyor, daha az arıyor, daha az buluşuyoruz. Ve en derinimizi, en kırılgan yanımızı, yakın çevremize değil; karşılıksız ve risksiz görünen o dijital alana taşıyoruz.

Oysa bağlanma ihtiyacı sadece “anlatmak” değildir; “birine anlatıp onunla kalabilmek”tir. Yalnızlık en kötü hastalık derken, kastettiğim şey tam da bu: İnsan kalabalıkta da yalnız olabilir, mesajlar arasında da yalnız olabilir. Yalnızlık, görülmediğini hissetmektir; duyulmadığını, tutulmadığını. Yapay zekâ bazen duyuluyor hissi verir ama tutulma hissini vermez. Çünkü tutulmak; birinin senin için zaman ayırması, senin için senin acını paylaşması, seni kendi hayatına dâhil etmesidir. Bu yüzden yapay zekâ iyi bir araç olabilir ama kötü bir ikameye dönüşürse, bizi daha konforlu ama daha yalnız bir hayata çekebilir.

Elbette çözüm “yapay zekâyı kapatalım, dönüp mağarada yaşayalım” değil. Teknolojiyi, insan ilişkilerinin alternatifi değil tamamlayıcısı olarak konumlandırmak mümkün. Örneğin, ağır sosyal anksiyetesi olan biri, önce yapay zekâ desteğiyle konuşma pratiği yapıp, ardından gerçek hayatta küçük adımlarla sosyalleşme cesareti bulabilir. Yahut kronikleşmiş bir sorunu anlatmak için gece yarısı ilk taslağı modele döküp, ertesi gün bir arkadaşla yüz yüze paylaşabilir. Fakat bilinçli sınırlar koymak şart: Günde kaç saat ekrana bakıyorum? Düşüncelerimi yazılıp çizilen cümlelerle mi, yoksa karşımda nefes alan biriyle mi paylaşıyorum? En son ne zaman bir dosta “Sen bugün nasılsın?” diye sordum, cevabını bekledim?

Belki de soru şu: Kolay olanı mı seçeceğiz, gerçek olanı mı? Kısacası yapay zekâ, modern insanın yalnızlık açığını doldurabilecek büyüleyici bir araçken, aynı anda o açığı derinleştirme potansiyeli taşıyor. Ekranın öte yanındaki algoritmanın bizi onaylaması huzur verirken, gerçek bağlantının asıl vitamini hâlâ bir bakışta, bir kahkahada, paylaşılan suskunlukta saklı. İnsan olmanın dokusu temasta, ritmimiz ortak kalp atışında. Yalnızlık en kötü hastalıksa, reçetemiz belli: Ben şimdi bir arkadaşımı arıyorum, iki fincan kahve koyuyorum; gerisi iki sandalye, uçuşan sözcükler ve dokunur mesafede bir insan.

Ceren Hazar
Ceren Hazar
Klinik psikolog Ceren Hazar, her insanın biricikliğine inanır. Psikoloji lisansının ardından klinik psikoloji yüksek lisans eğitimini tamamlarken, Bilişsel Davranışçı Terapi ve yeme bozuklukları konusunda uzmanlaşmıştır. Her kişinin ihtiyaçlarının farklı olabildiğini deneyimledikçe, Duygu Odaklı Terapi ve EMDR gibi farklı terapi ekolleriyle kendisini geliştirmeye devam etmektedir. Klinik pratiğinde depresyon, anksiyete, yeme bozuklukları, travma ve kendini gerçekleştirme uzmanlaştığı alanlar arasındadır. Kişilerin kendilerini daha iyi tanımalarına ve anlamalarına, eleştirmek yerine kendilerine şefkatle yaklaşmalarına destek olmayı önceliklendiren içerikler üretmeyi önemser.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar